Şehir Rehberi

Bu berbat şehirde görüp görebileceğiniz en güzel şeyin terk edilmiş bir fabrikanın kara yıkıntısı olması  saçma ya da gülünç mü? Değil! İnsana özgü bir yavaşlığı, sakarlığı hatırlatan tek şey bu yıkıntı çünkü. Şehirde otomobiller, yollar ve binalar, sonunda bütün sıcaklıkların evrenin ölgün sıcaklığıyla aynı olacağı bir geleceğe doğru son hızla gidiyor, uzanıyor, yükseliyor. Ama aralarında banka memuru sevgili dostum Tuğrul’un da bulunduğu sağlığına dikkat etmeyen, fazlasıyla hayalperest bazı insanlar var ki, onlar gece kurdukları saatin sabah çalışmamasını veya en iyisi geriye gitmesini gönülden dileyerek tatlı tatlı esniyorlar.

* * *

Doğu-batı doğrultusunda uzanan demiryolu hattı şehrimizi ikiye böler. İşyerlerinden yorgun argın çıkanlar, demir köprüleri zangır zangır titreten, hemzemin geçitlerde çanlar çaldıran trenlere bakarak düşlere dalar: Sevgiliye kavuşmalar, büyük yolculuklar, alıp başını gitmeler… Önce bozkır boyunca dümdüz, sonra yeşillikler içinde kıvrılarak… Ama işte düştür bütün bunlar ve belediye otobüsleri tıklım tıklımdır! Zor bela bindikleri otobüslerde itiş kakış eve dönerken, nefeslerinin sayılı olduğunu düşünür, Allah’tan korkarlar. Akşam eve girer girmez de perdelerin kapalı olup olmadığını denetleyip gereksiz lambaları söndürürler…

* * *

Günümüzden yaklaşık bin altı yüz yıl önce, bir Roma imparatorunun şehrimizi ziyaret etmesi vesilesiyle dikilen sütunun üzerinde bugün bir leylek yuvası var. O sütunu görünce insan ister istemez bazı yapılara bin yıl sonra üzerine leyleklerin yuva yapacağı beton yığınları gözüyle bakıyor. Hangisine yuva yapacak acaba leylekler? Baştan aşağı camla kaplı cephesinde gökyüzünü ve güneşi soğuk dikdörtgenler halinde yansıtan şu gökdelene mi? Yoksa, dev bir fabrikayı andıran şu alışveriş merkezine mi? Böyle düşüncelere de fazla kapılmaya gelmez! En iyisi ucuz marketlerin birinden alışveriş yapmak ve kendini ikramiye veya yakacak yardımı verilen ayların düzgün salınımına bırakmak.

* * *

Şehrimizdeki veznedarların en büyük tutkusu, resim galerilerinin açılış kokteyllerine gidip bedava içki içmektir. İşyerlerinin panosuna iğnelenmiş veya amirlerinin masalarının üzerine bırakılmış sergi davetiyelerini titizlikle takip eder, ne zaman nerede kokteyl olduğunu çok iyi bilirler. Boş zamanlarında da, bıyıklarını çekiştirerek, davetiyelerdeki yazıları okurlar. Böylece ellerinde içki kadehleriyle resimlerin önünde durup birbirlerine göz kırparak, “Özgün bir yapıt!” derler, “Soyutlamalar müthiş! Ressam kompozisyonlarında konuyu bütünüyle yok etmeye yönelmiş…” İçki servisi bitince sallana sallana evlerinin yolunu tutarlar. Evde eşleri, çocukları, yaşlı anneleri vardır. Ama onlar önemli değil. Önemli değil.

* * *

Şehrimizdeki yoksulların tam sayısını bilmiyoruz. Ama çoklar. Gecekondularda yaşıyorlar. Bayramlarda ulaşım araçları parasız olunca ortaya çıkıyorlar. Caddelerde, alışveriş merkezlerinde dolaşıyorlar. Geçtiğimiz bayram, şehir tiyatrosunda onlar için “Temizlik İmandan Gelir” adlı oyun, yine ücretsiz, sergilendi. Konusunu yüzyıllar önce Anadolu’da yaşanan bir savaştan alan bu oyunda, Türk askerlerinin misvak dallarıyla dişlerini fırçaladığını gören düşman gözcüsünün, “Türkler bizi çiğ çiğ yiyecek!” diye bağırarak saklandığı yerden fırlayıp sahne, yoksullar tarafından çılgınca alkışlandı.

* * *

Bazen yağmur şimdiki bir yağmur olarak yağar şehrin üzerine, bazen de daha önceki bir yağmur olarak. Minareler, vinç kuleleri, çatılardaki antenler pusun ardında silikleşir. Her şey birbirine karışır. Çıkıp bir sokakta yürüsek, şehrin boğazına kaçmış gibi oluruz. Binalar, kaldırımlar, tabelalar, belediyenin işlek caddelerin kenarına diktiği cılız ağaçlar, püskürtmek istercesine üzerimize gelir. Evde kalsak, komşunun oğluna Türkçe dönem ödevi için yardım etmemiz gerekir. Zavallı çocuk bizim ağzımızdan, içinde “umarsız” sözcüğü geçen bir dolu cümle yazar, sonra da umarsızlık içinde bir bize bir yazdıklarına bakar.

* * *

Milattan sonra 1884 yılında inşa edilen şehrimizin tek saat kulesi ayakta. Ama kulenin yaklaşık bir metre çapındaki saati ne yazık ki 1977 yılında bozulmuş. O tarihten bu yana saati öğrenmek için şehir halkı olarak başka yöntemler geliştirdik. Sabahları işimiz kolay. Askeri bölgenin dikenli teli boyunca kırıtarak yürüyen mini etekli, fileli çoraplı “askeri bölge güzeli”ne güveniyoruz. Saçları sarıya boyalı, yetmişine merdiven dayamış bu kadın, her sabah dokuzda yaptığı iç gıdıklayıcı yürüyüşle bizim için bir saat işlevi görüyor. Akşamlarıysa yoldan geçen birilerini durdurup, “Affedersiniz saatiniz kaç acaba?” diye soruyoruz.

* * *

Şehrimizde yaşayanların çoğu, gazetelerdeki felaket haberlerini kesip saklıyor. Zihinlerinin derinliklerinde iri bir balık gibi ağır ağır geziniyor felaket beklentisi. Bu gazete kesikleri arasında neler yok ki! Binlerce insanın ölümüne yol açan depremler, koca bir şehri küller altında bırakan yanardağ patlamaları, seller, toplu kıyamlar, salgın hastalıklar, bir göktaşının dünyaya çarpmasıyla ilgili senaryolar… Bunların yanı sıra bir de tek tek insanların ölümleri var… Neredeyse otuz yıl önce kesilmiş bir haber, belediye otobüsünün ön koltuğunda oturan bir yolcunun, karşı yönden gelen bir kamyonun kasasından fırlayan bir takozun alnına çarpması sonucu ölmesiyle ilgili. Çizimde, kamyondan fırlayan takoz otobüsün ön camına çarptığında yolcunun yüzünde beliren dehşet ifadesi açıkça görülebiliyor.

* * *

Şehrimize yabancı futbol takımları pek gelmez. Kırk yılda bir şehrin köklü futbol kulüplerinden biri büyük bir başarı elde eder de Avrupa kupalarına katılırsa, formaları ve çorapları enine çizgili yabancı bir futbol takımını dünya gözüyle görmek bize de nasip olur. Kapalı tribünden bir bilet alırız. Stada girerken on-on bir yaşlarında, siyah saçları kirden alnına yapışmış, kahverengi gözleri kanlı bir çocuk kenardan atılıverir: “Ağabey beni de al, beni de al!” Turnikenin gerisindeki polise sorar gibi bakarız. Polis omuz silkince çocuk hemen önümüze geçip, turnikenin demirlerine dayanır. Biz de daracık turnike dönerken çocuğa yaslanmak ve sonra da hakem düdüğüyle birlikte, bir burjuva olmak ile kendini pis bir oğlancı gibi hissetmek arasında ne gibi derin bağlantılar olabileceği üzerine düşünmek zorunda kalırız.

* * *

Şehrin yüksek binalarından birine çıkıp aşağıya bakıyorum, her şehirde rastlanabilecek bir manzarayla karşılaşıyorum: Yüzlerce insan, bazen birbirlerinin yolunu keserek oradan oraya gidip geliyor… Ölümsüz gibi görünüyorlar. “Nedir bu?” diye soruyorum kendi kendime, anlamlandırmak gerekiyor, “Kâbus mu, şenlik mi?” Arka arkaya bir sürü karşıt anlamlı sözcük geçiyor aklımdan. Eksilerle artıların birbirini götürmesi gibi kalabalığın da bir matematiği var. Sıradanlık bu olmalı: Bütün karşıtlar birbirini götürüyor. Başka ne söyleyebilirim ki size?

BARIŞ BIÇAKÇI
Aramızdaki En Kısa Mesafe

İletişim Yayınları
(Kitaptaki öykülerin arasına aynı başlıkla serpiştirilmiş anlatıların tamamını içerir. ED.)

Reklamlar
Post a comment or leave a trackback: Trackback URL.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: