Category Archives: Hatıra

Nâzımsever Küçük Komünistin Hikâyesi

Çocuktum, galiba ilkokul öğrencisiydim. Bir kış akşamıydı. Bilmiyorum hangi vesileyle, annem Nâzım Hikmet’le ilgili kendi küçük hikâyesini anlatmıştı bana: Okumaya devam et

Reklamlar

Turgut Uyar kendini anlatıyor…

Turgut Uyar, yaşamındaki ilk’ler için şunları söylemiş:

Turgut Uyar (solda)

Turgut Uyar (solda)

“Ankara’da doğdum. İlk hatırladığım mekân, iki katlı, iki katı biraz karanlıkça küçük bir ev. Ve bu evde ilk zehirlenme…

Babam harita binbaşısıydı. Çalışkan bir adamdı, çok iyi bir hattattı. Ankara’nın latin alfabesi ile ilk sokak levhalarını, geceler boyu çalışarak ilk o yazmıştı. Ölümünden on-on beş gün öncesine kadar çalıştı ve her akşam içti rakısını. Seksen yaşını aşmıştı öldüğünde. İstanbul’a göçtük… Okumaya devam et

Nesrin İlhan Berk (Görsel)

“İlhan Berk, ilk şiir kitabına ‘İstanbul’ adını koymuş. N. İlhan Berk imzası ile yayımlamış. Bu (N)nin anlamı çok büyük onca. O sıralar Nesrin adında bir kızı seviyormuş, aşkı o kadar büyükmüş ki, kızın adını kendi adının başına almış. O İlhan değil artık. Nesrin İlhan’dır. Bu adla, üç dört kitap yayımlamış. ‘Onun adını yıllarca yaşadım’ dedi İlhan Berk…”

İlhan Berk'in el yazısıyla, "Nesrin" şiiri

28 Ocak 1964, Milliyet
Mustafa Ekmekçi

Yüzleşmeler

Tomris Uyar

1980 başlarında bir yaz akşamı, Füsun Akatlı, Nimet Tuna ve Tomris Uyar, o dönemin gözde uğrağı Şadırvan’da buluşmuş, denizin tadını çıkarıyorlar. Konu bir ara aşka, sonra aşksızlığa, en sonunda da “aşık olunabilecek bir erkeğin özellikleri”ne geliyor ve bir oyuna dönüşüyor. Nesnel davranmakta kararlı olduklarından masalarına gelen Edip Cansever ve Turgut Uyar’ın da görüşlerini alıyorlar. (Sonraları Ferit Edgü, Mürşit Balabanlılar, Aydın Emeç gibi “güvenilir” erkek dostlara da başvurulacak.)

Böyle önemli bir konunun koşul sıralamasında ilk maddeyi fiziksel görünüşün ya da zekanın değil giyimin tutması oldukça tuhaf ama ne yapalım? Okumaya devam et

M A N A

m a n a

Merhaba! Beni okuduğunuz için teşekkür ederim. Burada olmaktan memnun olmalıyım, ama kafam karışık. Gözlerinizin üzerimde gezinmesi hoşuma gidiyor. Çünkü sizlere hizmet için varım. Ama bunun nasıl bir hizmet olduğundan tam da emin değilim. Ne olduğumdan da artık ne yazık ki emin değilim. Birtakım işaretlerden yapılmışım, ortaya çıkmak istiyorum, ama sonra sanki kararsız kalıyorum. Yarı karanlıkta, gölgeler arasında, gözlerden uzak bir kuytu yerde kalmam daha mı iyiydi çıkaramıyorum. İşte şimdi burada bu dertlerle var olmaya çalışıyorum. Okumaya devam et

Çocuk Gibi Seyretmek

Venedik

Venedik’te bazan kendimi çocukluğuma geri dönmüş gibi hissediyorum… Belki de buraya İstanbul’dan geldiğim için böyle…

…Çünkü bu üçüncü gelişimde, çocukluğumun İstanbul’unda, arkada bıraktığımı sandığım pek çok şey ve duygu ile karşılaştım. Okumaya devam et

“Manzaradan Parçalar”dan…

Manzaradan Parçalar

“Her erkeğin ölümü babasının ölümüyle başlar.” (Babam)

“Bazıları doğarken suçluluk duygularıyla doğuyor, bazılarının payına ise bu duygudan hiçbir şey düşmüyor. Doğuştan hiçbir suçluluk duygusu edinmeyenlerin tek korkusu var: Cemaatten ayrı düşmek. Bunun için herkes gibi düşünüp herkes gibi yaşamak yeter. Suçluluk duygularıyla doğanlar ise işlemedikleri suçlarla da dertlenir, yalnız yaşar, yeraltından ve romanlardan hoşlanırlar. Sonunda onların asıl suçu, duydukları bu suçluluk duygusu olur. Allahım, ben bunu niye yaptım! demeye başladığımız zaman, daha yalnız ve daha zengin bir ruhsal hayat bizi bekler. Tasavvufla ya da Dostoyevski ile biraz ilgilenenler, derin ve zengin kişiliğin ‘Suçluyum,’ demekle kurulacağını bilirler.” (Bir Rüya ve Suçluluk Üzerine Bir Not)

“Ben asansörde güzel kadınların yüzüne bakıp kimseyi rahatsız etmek istemem.” (Asansörde) Okumaya devam et

Orhan Pamuk’un cümleleri ve çizgileriyle: Paşabahçe Vapuru (Görsel)

Orhan Pamuk'un cümleleri ve çizgileriyle: Paşabahçe Vapuru (Boğaz Gemileri - Manzaradan Parçalar)

Marquez’in hatıra defterinden: Beş yüz günlük fakirlik

Gabriel Garcia Marquez

Ağustos 1966 başlarında eşim Mercedes’le birlikte Yüz Yıllık Yalnızlık’ın özgün elyazmalarını Buenos Aires’e göndermek için Mexico City’deki San Angel postanesine gittik. Paket 590 sayfa barındırıyordu ve üzerinde Editorial Sudamericana’nın edebiyat yöneticisi Francisco (Paco) Porrúa’nın adresi yer alıyordu.

Postane görevlisi paketi tartının üzerine koydu, kafasında aritmetik hesabını tamamlayıp şöyle dedi: “Borcunuz 82 pesos.”

Mercedes kâğıt paralarını saydı, cüzdanındaki bozuklukları çıkarttı ve beni durumun gerçeğiyle yüzleştirdi: “Bizde sadece 53 pesos var.” Devamı>

Orhan Pamuk’un ‘Fenerbahçe’si

 

"Hâlâ kulübüme, Fenerbahçe'ye bağlıyım..."

 

Orhan Pamuk‘un, 2 Haziran 2008 tarihinde Der Spiegel dergisine verdiği bir futbol röportajından, takımı Fenerbahçe ile ilgili söylediklerinden bir bölüm:

“(…)

Fanatik futbolsever misiniz?

– Çocukluğumda öyleydim. Bugün ‘fanatik’ dediğimiz taraftar davranışı vardı evde, Pamuk Apartmanı’nda… Aydın amcam Galatasaraylıydı. Halamın kocası İlhan eniştem Beşiktaşlı… Babam da Fenerbahçeli. Biz de tabii onun yüzünden hep Fenerliydik. Ağabeyim, ben… Dairelerde, merdivenlerde hep futbol konuşulurdu… Çok sık kullanılan ve bugün unutulan bir kelime ‘kova’ idi. ‘Kova kaleci’ çok gol yiyen kaleci; ‘kova etmek’ çok gol atıp yenmek anlamına gelirdi. Kapınıza kova bırakacağım derdi amcam Galatasaray-Fener maçından önce. Yenerlerse, bırakırdı da… Devamı>

Ekmek Mutlaka Olacak, Sofraya Evvela Ekmek Konacak

Türkiyeli Ermeni yazar Mıgırdiç Margosyan, Yemek ve Kültür dergisinin sonbahar 2008 sayısında kendi hayat yolculuğunu yemek üzerinden anlatıyor. 1938’de Diyarbakır’da doğan, üniversite eğitimi için İstanbul’a gelen 1952-53, Diyarbakır. Margosyan sağ alttaMargosyan’ın Pelin Özer‘e verdiği röportajın “ekmek”le ilgili kısmı.

Oğlum doğacağı zaman, -1976- annesini aldım Zeynep Kamil’e götürdüm. Yine Kadıköy’de bugün oturduğumuz evdeydik. Hemşireler bana “Beklemeyin, siz gidin” dediler, ben de kalktım geldim eve. Saat sabahın beşi.

Oturdum bir hikâye yazdım. Hikâyenin adı Ermenice “Hatz, Hatz, Hatz”, yani “Ekmek, Ekmek, Ekmek”. O hikâyemi o gece yazdım. Bu benim için çok anlamlı. Oğlumun doğumunu bekliyorum, evdeyim, bir şeyler yapmam lazım, çünkü uyuyamam. İki saat sonra tekrar kalkıp hastaneye gideceğim. Oturdum, elime kâğıdı kalemi aldım, o zamanlar bilgisayar falan da yok, ana dilimde bu öyküyü yazdım. O günlerde hikâyelerimi Ermenice yazardım. Tesadüfe bakın, oğlum doğduktan seneler sonra, ekmeğe bir meraklı çıktı, neredeyse başka hiçbir şey yemiyor. Devamı>

Sahi, Nilgün Marmara ile Tezer Özlü yaşadı mı patron?!

(…) Nilgün Marmara ve Tezer Özlü. Bence ikisi de erkekti! Hodri meydan anlamında. Adımlarını geri almazlardı. (…) Yabancı dili çok iyiydi Tezer’in. Ellias Canetti’nin kitabını“Körleşme” diye çevirdiler. Tezer, “Aslında Körleşme değil, Kamaşma” demişti. Nilgün Marmara’nın en belirgin özelliği; Mülkiyet Duygusu’nun olmamasıdır. Kızıltoprak’taki evinde oturuyorlardı. Evlenecek. Ev kocasının. Salonun parkeleri bir milim inceltildi, yeniden cila yaptılar. Haftasonları onlarda kalıyordum. “Bak ne güzel oldu” dedim. “Misafirler için artık salonu kullanmayın, benim kaldığım odayı kullanın” dedim. O da “İnsanlar kullanmayacaksa ne işe yarar!” demişti.

Nilgün Marmara’nın nikâh şahidiydim. Kadıköy’deki nikâhta hiç süslenmedi, gelinlik giymedi. Şöyle bir mavi sürmüştü gözüne, herhalde rimel. Ben bazen Tezer Özlü ile Nilgün Marmara’yı birbirine karıştırırım. Sahi, Nilgün Marmara ile Tezer Özlü yaşadı mı patron?!

ECE AYHAN