“Bizim Büyük Çaresizliğimiz”den…

İnsan severken basit sınıflandırmaların sınırlarını değil kendi sınırlarını görür, kendi sınırlarında dolaşır, kendi sınırlarına değer.

“İnsan severken basit sınıflandırmaların sınırlarını değil kendi sınırlarını görür, kendi sınırlarında dolaşır, kendi sınırlarına değer.”

“Masaj istiyorum!” dersin. Emredici, küstah bir edayla. “Masaj istiyorum!” Direnebildiğim kadar direnirim. Ben direndikçe, sen emirden yalvarmaya bütün ara edaları deneyerek hiç usanmadan tekrarlarsın: “Masaj istiyorum, masaj istiyorum…” Sonunda pes ederim, omuzlarına, sırtına masaj yapmaya başlarım. Bu kez masajın uzun sürmesi için türlü hinliklere başvurursun. Örneğin benim konuşmaktan hoşlandığımı bildiğin konularla ilgili sorular sorarsın. Başka zamanlarda aklına gelmeyen sorular. Kaç kez yuttum bu numarayı! Sorularına yanıt verirken kendimi kaptırıp ne uzun masajlar yaptım sana, alçak adam!

Şimdi ben de aşağı yukarı buna benzer bir hinlik yapıp, yazdıklarımı atlamadan, kendini vererek okuman için araya senden, ikimizden söz eden, dostluğumuzu şenlikli bir biçimde anlatan parçalar koyuyorum. Bu bölüm de onlardan biri. Okumayı bitirince, bölümün sonunda, “üç film birden” gösteren sinemanın salonuna aniden dalıp, “Parça bitti, ayran poğaça!” diye bağıran sinema büfecisinin tiz sesi yankılanacak kulaklarında!

Yirmi bir yıl önce Naklet (İkimiz de bunu “lanet” sözcüğünü okur gibi okumuştuk, Lanet!) şirketine bağlı kamyonun önünde kucaklaşıp ayrıldıktan sonra sen, beş yıl boyunca Üsküdar’dan Beşiktaş’a vapurla geçtin, Beşiktaş’tan Sarıyer minibüslerine bindin ve aynı yoldan geri döndün. Sonraki bir yıl Kartal’daki işyerine Kadıköy’den minibüsle gittin, eve banliyö treniyle döndün. Ardından yedi yıl kuzey yarımkürenin 30. ve 60. paralelleri arasında dolaştın; kayalıklı bir deniz kıyısında çıplak ayaklarının dibinde zıpkınla vurduğun bir orkinosla ve karlı bir günde yakaları kürklü paltonla Nazım’ın mezarında çekilmiş fotoğrafların var. Bu arada Burdur’da iki ay askerlik yaptın. İstanbul’a döndükten sonra üç yıl boyunca otomobilinle Gebze Organize Sanayi Bölgesi’ne gittin geldin. Sonra yaklaşık bir yıl İstanbul’da aylak aylak gezindin. Sonunda otomobilinin bagajının ve koltuklarının alabildiği kadar eşyayla Ankara’ya geldin. Ben hep Ankara’daydım.

Ayrı geçen on yedi yılımıza yukarıdan bakıp yer değiştirmelerimizi bir haritaya işleseydik, ortaya senin göze hiç de hoş görünmeyen, geniş açıları çok geniş dar açılan çok dar üçgenlerin, benim noktam ve ikimizin İstanbul Ankara arasındaki kalın çizgisi çıkardı. Ne çok buluştuk, ne çok ayrıldık…

Kahramanlarından birinin, otoparktan bir türlü çıkamayan bir otomobilin içindeyken, arkadaşına “Şimdi kuşlar bizi nasıl görüyordur dersin Al?” diye sorduğu, ikimizin de baş tacı ettiği filmi, “Eşcinselliğin sınırında dolaşan bir dostluğun hikâyesi” biçiminde yorumlayan sinema eleştirmeni beyefendi, ikimizin sonunda, en sonunda, haritada bir nokta olduğumuzu görse ne derdi acaba? Bizim bu âşık hallerimize, on yedi yıl boyunca hayatımızı birbirimizi daha fazla görecek biçimde düzenleyişimize ne derdi? Eşcinselliğin kordon boyunda dolaştığımızı mı söylerdi? O güzel filme ilişkin berbat tanımlamanın canımı sıkan tarafı şu: Sınır var mı? İlişkiler için gerçekten bir sınır var mı? Varsa da ikinci sınıf sinema eleştirmenlerinin göremeyeceği bir sınır bu. İnsan severken basit sınıflandırmaların sınırlarını değil kendi sınırlarını görür, kendi sınırlarında dolaşır, kendi sınırlarına değer. Benim bildiğim tek sınır bu.

Eşyalarla, on yedi yılını geçirdiğin evinizin eşyalarıyla dolu kamyon, eylül güneşinin altında sizin sokak boyunca homurdanarak ilerleyip yumurtacının oradan Fevzi Çakmak Caddesi’ne doğru döndüğünde, yoksun kaldığım yalnızca yüzünde yapıştırma bir gülümsemeyle el sallayan lise arkadaşım Çetin değildi. Bütün belirsizliğine karşın sezebildiğim, varlığına inandığım, inanmam gereken sınırlarımdan da yoksun kalmıştım. O akşam trenle yola çıkacak Murat Ağabey ile sokağın ortasında gözlerimiz yaşlı birbirimize sarılırken, sokağa seni uğurlamaya çıkanlarla güzel sözler eşliğinde vedalaşıp eve dönerken, hissettiğim buydu. Ne yapacağımı bilmiyordum. O gün, ertesi gün, daha ertesi gün, önümdeki haftalar aylar yıllar boyunca ne yapacağımı bilmiyordum! Kim olduğumu, neye benzediğimi de bilmiyordum, hangi sınırlarda dolaşacağımı da…

Ayrıldıktan sonra uzunca bir süre ortak geçmişimizi düşünmekten başka bir şey yapmamıştım. Sana o dönemde yazdığım mektuplarda sayıp döktüğüm yaşantıların bolluğu, birlikte geçirdiğimiz günleri hatırlamaktan nasıl bir tat aldığımı açıkça ortaya koyar aslında. Üniversitenin ilk yılları, yeni insanlar yeni şeyler beni pek heyecanlandırmamıştı. Sadece sana benzeyen insanlar heyecanlandırıyordu. Yüzleri, saçları, el hareketleri, gülüşleri, seninle yaşadıklarımızı onlarla tekrar yaşama olasılığı…

“Tam şimdi Çetin ne yapıyordur?” sorusunu soruyordum. Durmadan bunu soruyor, kendi kendime yanıtlıyordum. Yanıtlarım ne kadar ayrıntılı olursa o kadar mutlu oluyordum. Enderliği bırakıp Çetin oluyordum.

Enderliği bırakıp Çetin olmak… İstanbul’da neresinden ne yaralar aldığını hiç bilmeyen, anlamayan Çetin olmak. Yapacak bir şeyi olmadığında, hayatın korkunç bir amaçsızlık olarak boynuna ensesine saldırdığını duyan Çetin olmak. Bu saldırıyı savuşturmak için fermuarını indirip erkekliğini eline alan Çetin olmak. Çıkıntılı çukurlu bir yolda denetimsiz adımlarla, ama yine de tökezlemeden yürüyen Çetin olmak. Radyoda çalınmasını istediği ama ismini bilmediği bir şarkıyı (“Late in the Evening” olabilir mi acaba, demişti şaşkın program yapımcısı) telefonda ıslıkla çalan Çetin olmak. Zamanı durduran Çetin olmak.

Bu sonuncu Çetin, küçük bir odasında erkeklerin içki içip parmaklarıyla bıyıklarını sildikleri bir düğün salonundaydı. Işıklar sönünce, mumla dolu kocaman bir tepsiyi elleriyle başının üzerine kaldırmış, masaların arasından salonun ortasına doğru, bir halayın başını çeker gibi, kıvrak ve kesik kesik dans ederek gelmişti. Arkasında el çırparak yürüyen onlarca insan vardı. Mum alevleri başının üzerinde titreşirken adımlarını öyle ahenkle atıyor, bütün vücudunu öyle hoş bir şekilde dalgalandırıyordu ki, bu dans onu olgunlaştırıyordu.

Ve işte salona dalıveriyor sinemanın büfecisi…

BARIŞ BIÇAKÇI
Bizim Büyük Çaresizliğimiz
İletişim Yayınları

 

Reklamlar
Post a comment or leave a trackback: Trackback URL.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: