Category Archives: Roman

“Bizim Büyük Çaresizliğimiz”den…

İnsan severken basit sınıflandırmaların sınırlarını değil kendi sınırlarını görür, kendi sınırlarında dolaşır, kendi sınırlarına değer.

“İnsan severken basit sınıflandırmaların sınırlarını değil kendi sınırlarını görür, kendi sınırlarında dolaşır, kendi sınırlarına değer.”

“Masaj istiyorum!” dersin. Emredici, küstah bir edayla. “Masaj istiyorum!” Direnebildiğim kadar direnirim. Ben direndikçe, sen emirden yalvarmaya bütün ara edaları deneyerek hiç usanmadan tekrarlarsın: “Masaj istiyorum, masaj istiyorum…” Sonunda pes ederim, omuzlarına, sırtına masaj yapmaya başlarım. Bu kez masajın uzun sürmesi için türlü hinliklere başvurursun. Örneğin benim konuşmaktan hoşlandığımı bildiğin konularla ilgili sorular sorarsın. Başka zamanlarda aklına gelmeyen sorular. Kaç kez yuttum bu numarayı! Sorularına yanıt verirken kendimi kaptırıp ne uzun masajlar yaptım sana, alçak adam!

Okumaya devam et

Reklamlar

Hikâyedeki domuz

barbarinkahkahasiMelih’in denize atlamasından yarım saat öncesine dönelim. İskeledeki hareketlenmenin göze batmadığı anlara… Mekândan mekâna geçerken koku ve kostüm değiştiren tatilcilerin dışında kalan bu iki erkek, iskeleyi kendi yerleri belleyerek özerk bir ada haline getirmişti. Orada kalmışlardı. Durmaktan çok kalakalmışlardı. Akşam ışığıyla anbean kararan siluetleri, ancak moteldeki devinimin içinde betimleniyor, betimlenemeyen artıklar motelde olan her şeyin, bardan gelen müziğin, lokantadaki kıpırdamanın, bekledikçe şekerlenen karpuzların niteliğine ekleniyordu. Apaçık görünenle, apaçık söylenenden doğan muamma dokusuna işliyordu motelin. Bütün nitelikler değişirken, İsmail biraları açıp Melih’le arasında kaya gibi duran sessizliğe hamle yaptı. Okumaya devam et

Şiirli Mücadele

seyrek yağmurRıfat ve arkadaşları devletin vatandaşlarına uyguladığı şiddete direnmek için bir silahlı örgüt kullanmaya karar verdi. Meşru müdafaa, yazsın tarihçiler.

Bir akşam, kitapçı kapandıktan sonra, kapıyı içeriden kilitleyip, karanlıkta kitapların arasında toplandılar. İlk sözü alan doğrudan konuya girdi: Silahlı bir örgüt kurmak için silahlarının olması gerekiyordu. En azından bir tane. Okumaya devam et

“Öyle miymiş”ten…

sule_gurbuzŞimdi bir peygamber gelse de bir ayet okusa bin tane de dinlemek, bir doğruyu söylese “Öyle değil aslı budur,” diyenleri işitmek, bir şifalı içecek sunsa birden içine birisinin zencefil de ilave edip “Böylesi daha faydalı,” dediğini dünya gözüyle görmek, duymak zorunda. Peygamberliğin bittiği yerde ne başlar? Okumaya devam et

“Tehlikeli Masallar”dan…

i“(…)

Sonra laf nereden geldi bilmiyorum, belki de bir gün önce izlediğim o haberlerdeki ölüm görüntülerinden etkilendiğimden, yıllarca önce özellikle solcuların arasında dilden dile dolaşan gerçek bir hikâye anlattım ona. (…)

Askeri darbeden sonra işkenceleriyle ünlenen doğu hapishanelerinden birinde, mahkûmların önemli bir kısmının aileleriyle ve yakınlarıyla görüşmeleri yasaklanmıştı. Okumaya devam et

Yılan Prens

Padişahla karısının bir türlü çocuğu olmuyormuş, ne yapmışlarsa bir türlü bir çocuk sahibi olamamışlar. Bir gün yaşlı, uzun sakalları olan beyaz bir adam saraya konuk gelmiş, padişah adamı çok sevip akşam yemeğine alıkoymuş. Yemekten sonra sakallı ihtiyar “Galiba sizin meyveniz yok,” demiş. Padişah hemen atılmış, “Her meyveden var, ne istersiniz?” demiş. “Yok,” demiş ihtiyar, “onu söylemiyorum, Okumaya devam et

“İntihar”dan…

* Ölümden korkmuyordun. Ondan önce davrandın, ama onu gerçekten arzulamadan: İnsan bilmediği şeyi nasıl arzulasın?

* Yalnızca yaşayanlar tutarsız görünür. Ölüm, onların yaşamını oluşturan olay dizisini sona erdirir. İşte ondan sonra, boyun eğip o olaylara bir anlam yüklemeye çalışırız. Anlam yüklemeyi reddetmek demek, bir yaşamın, dolayısıyla yaşamın kendisinin saçma olduğunu kabullenmek demektir. Senin yaşamınsa olmuş bitmiş şeylerin tutarlılığına erişmemişti. O tutarlılığı ölüm kazandırdı ona. Okumaya devam et

“Yaz Çılgınlığı”ndan…

2004 sonbaharında New Yorktaki Sothebys müzayede evinden Truman Capote Edebiyat Vakfına bir telefon gelir. Ellerinde Capoteye ait dört deftere yazılmış bir roman dosyası vardır. Capote'yi "Tiffany'de Kahvaltı"ya götüren yazı ustalığının ilk izlerini taşıyan bu dosyanın adı Yaz Çılgınlığıdır. Yazarın ölümünden tam yirmi yıl sonra ortaya çıkan bu ilk roman, tüm Capote uzmanlarını ve okurlarını sağlam kurgusu ve şaşırtıcı özgünlükteki üslubu ile büyülemiştir.

2004 sonbaharında New Yorktaki Sothebys müzayede evinden Truman Capote Edebiyat Vakfına bir telefon gelir. Ellerinde Capoteye ait dört deftere yazılmış bir roman dosyası vardır. Capote’yi “Tiffany’de Kahvaltı”ya götüren yazı ustalığının ilk izlerini taşıyan bu dosyanın adı Yaz Çılgınlığıdır. Yazarın ölümünden tam yirmi yıl sonra ortaya çıkan bu ilk roman, tüm Capote uzmanlarını ve okurlarını sağlam kurgusu ve şaşırtıcı özgünlükteki üslubu ile büyülemiştir.

Bir hayvanat bahçesinin kedigiller bölümünde adi bir koku vardır; uykunun sinsi sinsi gezindiği, nefes kokularının ve ölmüş arzuların ağırlaştırdığı bayat bir hava. Hüzünlü bir tınısı olan komediyse, bakımsız, taraz taraz bir dişi aslanın, hücresinde bir sessiz film kraliçesi gibi uzanışındadır; seyircilere bakarken, çift odaklı bir gözlüğe fena halde ihtiyacı varmışçasına gözlerini kırpıştıran erkeğiyse hantal, gülünç bir görüntü oluşturur. Her nasılsa, leopar acı çekmez, panter de öyle: o afili, kasıntı yürüyüşlerinin, yürek atışlarını hızlandırmaya yönelik olduğu açıktır, çünkü bu şekilde hapsedilmiş olmanın yakışıksızlığı, rezilliği bile o Asyalı gözlerdeki tehlikeyi, tutsaklığın alaca karanlığında, öfke saçan bir cesaretle açan bu altın ve kızıl renkli çiçeklerdeki tehlikeyi hiç mi hiç azaltmaz. Beslenme vakti geldiğinde kedi evi fırtınanın, gök gürlemelerinin vurduğu bir cengele dönüşür; ellerindeki kurumuş kanla kafeslerin arasından geçen görevli bazen ağır kalmakta, ilk besleneni kıskanan tutuklular yeri göğü inletip özlem dolu kükreyişlerle çelik parmaklıkları sarsmatadır.

TRUMAN CAPOTE
Yaz Çılgınlığı (Sel Yayıncılık)

“…korkuluksuz bir köprüde yürür gibi…”

“Tutamak sorunu dedim. Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaydaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez. Kağızman köylerinden birinde bir çift öküzüne tutunan bir adam tanıdım. Öküzleri besiliydi, pırıl pırıldı. Herkesin, “Veli ağanın öküzleri gibi öküz, yoktur,” demesini isterdi. Daha gülünçleri de vardır. Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi!”

YUSUF ATILGAN
“Aylak Adam”

“Sönmüş tüm bağlantı ışıkları…”

Füruğ

Füruğ

“Artık kimseye âşık olamazmışım gibi geliyor,” dedi Cemil.
Metin bunun kibirden başka bir şey olmadığını söyledi.
Cemil onlara Şeyda’yı anlattı. Berkan’dan, onun yazma çabasından söz etmişti ama Şeyda’nın adını hiç anmamıştı. Anlattı. Okumaya devam et

“Karamazov Kardeşler”

"Karamazov Kardeşler"in beşinci bölümü için, Dostoyevski'nin not ve çizimleri.

“Karamazov Kardeşler”in beşinci bölümü için, Dostoyevski’nin not ve çizimleri.

“Masumiyet Müzesi”nden: Yazar müzeleri

Masumiyet Müzesi

Orhan Bey’le ilk görüşmemize hazırlıklı gittim. Füsun’dan söz etmeden önce, ona son on beş yılda dünyada bin yedi yüz kırk üç müze gezdiğimi, biletlerini de biriktirdiğimi, ilgisini çeker diye sevdiği yazarların müzelerini anlattım: St. Petersburg’daki Dostoyevski Müzesi’ndeki tek hakiki parçanın, fanus içerisinde saklanan ve kenardaki notta “Gerçekten Dostoyevski’nindir,” diye yazan bir şapka olduğunu öğrenince gülümserdi belki. Aynı şehirdeki Nabokov Müzesi’nin Stalin yıllarında yerel sansür kurulunun yazıhanesi olarak kullanılmasına ne diyordu? Okumaya devam et

Sinek Isırıklarının Müellifi, 37. Bölüm: “Romanım basılırsa…”

Sinek Isırıklarının Müellifi

“Editör Hanım, Muz Balığı İçin Mükemmel Bir Gün öyküsünde Seymour Glass, intihar etmek üzere oteldeki odasına çıkarken asansörde bir kadını sırf sinsi sinsi ayaklarına baktığı için azarlamakla kalmaz, aynı zamanda bütün sağlam edebi kahramanların yaptığı şeyi yapar, dünya üzerindeki insanları zarif bir biçimde ikiye ayırır: Seymour gibi olanlar ve olmayanlar.

Kahramanları bu nedenle severiz; ‘haince karıştırılmış’ sonra da kaba sınıflandırmalarla açıklanmış bir dünyada bize göremediğimiz ayrımları gösterirler, ince çizgilerle çizilmiş safları belirginleştirirler. Safların belli olması iyidir. Kürk Mantolu Madonna‘daki Raif Efendi gibi olanlar ve olmayanlar, Şafak‘taki Oya gibi olanlar ve olmayanlar, Stephen Dedalus gibi olanlar ve olmayanlar.  Okumaya devam et

Sinek Isırıklarının Müellifi, 50. Bölüm

Sinek Isırıklarının Müellifi

Cemil’e hayatın bir şölen olduğunu hissettiren şeylerin üstünkörü yapılmış bir listesi: Okumaya devam et

“Sinek Isırıklarının Müellifi”nden…

Sinek Isırıklarının Müellifi

“Çoğu zaman her şey önceden bellidir; mucize, evin bugün yarın ölecek ihtiyar kedisidir. Bütün gün bir köşede kımıldamadan uyur. Uyansın isteriz, ama yazık değil mi, uyusun isteriz.
İnsanlarla kedilerin ilişkileri karmaşık, diye düşünüyor Cemil.”

“…çünkü keder hep en olmadık yerde gizlenir.”

“Babası cevap vermiyor; Cemil de ısrar etmiyor. Baba oğul başları önde. Acıklı bir soyaçekim tablosu.”

“İkisi de ölecek. Evet, yolun sonunda iki adam, şiirin bile fayda etmediği çünkü şiir çaredir bir bakıma ölüme, özellikle de son dize ve her şeye çengel atan kafiye.”

“Kadınlardan ne çok şey istiyoruz, diye düşünüyor Cemil. Bizi affetsinler, bize memelerini göstersinler ve ölümsüzlük versinler.” Okumaya devam et

“Kadının Işığı”ndan…

Jean Seberg - Romain Gary (Hayatının son beş yılına Emile Ajar adı ve bu adla yayımladığı romanlarla damga vurup, her yazarın en çok bir kez alabildiği Goncourt Edebiyat Ödülü'nü ikinci kez kazanan Gary; 1979'da intihar eden eşi, aktrist Jean Seberg'ten bir yıl sonra hayatını sonlandırmıştı. Emile Ajar'ın kendisinden "daha büyük bir yazar olduğunu" söyleyenlere Gary'nin son notu şöyleydi: "Çok eğlendim, teşekkür ederim. Hoşçakalın."

“Bir dostu bırakıp gitme hakkına sahip değilsek, artık dostluktan söz edilemez.”

“İnsan nerede yaşıyorsa orada umutlanır.”

“Yaşamda otomatik pilot yoktur.”

“İnsan bir kez umutsuzluğa düşünce herhangi bir şeye inanmaya hazırdır.”

“Bütün zincirler biyolojik değildir, bazıları bizim eserimizdir ve kırılabilir.”

“Genel sözlere sığınmak her zaman daha kolaydır.”

“İnsan ne zaman acımasızdır: İlkeleri olduğunda mı?”

“Sevmek aşırı bollukla büyüyen tek zenginliktir. Ne kadar çok verirseniz, size o kadar çok kalır.”

“Gerçeklerin tümü içinde yaşanılabilir türden değil, Çoğu zaman ısıtmaz ve insan orada soğuktan ölür.”

“Önsezilere inanmam, ama uzun zamandır inançsızlıklarıma olan inancımı da yitirdim.

“Gülüyordu. Gözlerinin çevresinde kırışıklıklar oluşuyordu ve yıllar buralarda gelip yerlerini alıyordu.”

“Hayatıma o kadar çok kadın girdi ki neredeyse hep yanız kaldım. Çok, hiç kimse demektir.”

“Böyle durumlarda işte yaşamı sürdürme alçaklığı gösterilmez. İnsan kafasına bir kurşun sıkma inceliğini gösterir.”

“Dostça gülümsedi. Bu gülümseme sanki bana değil de çocukluğuma gitmiş gibiydi.”

“İnanç dağları yerinden oynatır. Ama bazen de yerinden oynatacak dağlardan başka bir şey vermez.” Okumaya devam et

“Kara Kitap”tan Yayınlanmamış Bir Parça

Kara Kitap

17…. Yılında sefaret göreviyle Prusya’da bulunan bir Türk, pek de ihtiyar denemeyecek bir yaşta, birden ölüverdi. Rumi Mehmet Aziz Efendi diye bilinen bu adamın, on yedi yaşındayken düzenlediği zayıf bir divanı, tasavvuf, Mevlevilik ve bugün bizlerin “mistisizm” demek istediğimiz bazı konular üzerine iki küçük kitabı, “Avrupalı bazı büyük filozoflar ve astronomlarla otobiyografik özellikler taşıyan bir Türk’ün akıl ve mantık yarışına girdiği felsefi ve edebi” bir eseri (diyaloglarla kurulmuş) ve korkunun anlamını tartıştığı bir küçük risalesi vardı. Yazarın Prusya’daki ölümünden bir ay sonra, İstanbul, Vefa’daki konağı yanınca, başka nüshaları bulunmayan bütün bu el yazması kitaplar yok oldu. Kül olan bu eserlerden ve Prusya’da gömülen Rumi Mehmet Aziz Efendi’nin varlığından, yazarın ölümünden hemen önce kaleme aldığı başka bir kitap yüzünden haberdarız. Okumaya devam et

“Veba”dan…

Camus'nün, Jacques Hebertot adına imzaladığı bir "Veba" baskısı

– Söyleyin doktor, vebadan ölenler için bir anıt yapılacağı doğru mu?

– Gazeteler öyle diyor. Bir gömüt taşı ya da bir plaka.

– Bundan emindim. Ve nutuklar atılacak. Yaşlı adam boğuk boğuk gülüyordu.

– Buradan duyuyorum onları: ‘Ölülerimiz…’ sonra da gidip karınlarını doyuracaklar. Okumaya devam et

“Veba”dan…

Veba

Birbirlerine sıkı sıkı sarılmış insanlar, dünyada geri kalan her şeye gözlerini yummuş, görünüşte vebayı alt etmiş, tüm sefaleti ve aynı trenle gelip karşılarında kimseyi bulamamış herkesi unutmuş olarak evlerine döndüler; peronda yalnız kalanlarsa eve dönünce uzun sürmüş suskunlukların yüreklerine saldığı korkuyu doğrulayan bir şey bulmaya hazırlanıyorlardı. Artık taptaze bir acıdan başka kendilerine eşlik eden hiç kimseleri olmayan bu insanlar için, o anda artık yaşamayan bir varlığın anısına sarılanlar için her şey farklıydı ve ayrılık duygusu doruk noktasına ulaşmıştı. Onlar için, şimdi ortak bir çukura atılmış ya da bir kül yığınında eriyip gitmiş o varlığa ilişkin tüm neşeyi yitiren anneler, eşler, sevgililer için veba hâlâ vardı. Okumaya devam et

“Veba”dan…

La peste / Veba

“Veba sözcüğü ilk kez ağza alınıyordu… Dünyada savaşlar kadar vebalar da meydana gelmiştir. Vebalar da savaşlar da insanı hazırlıksız yakalar. Bir savaş patladığında insanlar ‘uzun sürmez bu, çok aptalca’ derler.  Ve kuşkusuz bir savaş çok aptalcadır, ancak bu onun uzun sürmesini engellemez. Budalalık hep direnir, insan hep kendisini düşünmese bunun farkına varabilirdi. Bu açıdan burada oturanlar da herkes gibiydi, kendilerini düşünüyorlardı; bir başka değişle hümanisttiler; felaketlere inanmıyorlardı. Felaket insana yakışmaz, onun için felaket gerçekdışıdır, geçip gidecek kötü bir rüyadır, denir. Ancak her zaman da geçip gitmez, kötü rüyalar arasında insanlar geçip gider ve önlemlerini almadığından başta hümanistler gider.” Okumaya devam et

“Yavaşlık”tan…

La lenteur / Yavaşlık

“Düşüncelerini yayınlayan kişi başkalarını kendi gerçekliğine inandırmak, onları etkilemek ve böylece dünyayı değiştirmek isteyenlerin rolünü üstlenmek tehlikesini göze alır aslında. Dünyayı değiştirmek! Pontevin’e göre, korkunç bir niyet! Dünya bu haliyle mükemmel olduğu için değil kuşkusuz, ama her değişiklik kaçınılmaz olarak daha kötüsünü yarattığı için. Öte yandan ve daha bencil bir açıdan, gün ışığına çıkartılan her düşünce günün birinde sahibinin aleyhine döneceği ve onun düşünürken eriştiği hazzı elinden alacağı için.”

“Yalnızca çekingen insanların susmaktan korktuklarını ve nasıl yanıtlayacaklarını bilemedikleri sorularla karşılaştıklarında kendilerini gülünç duruma düşüren karmaşık cümlelere sarıldıklarını bilir. Pontevin öylesine egemence susmasını becerir ki, onun sessizliğinden etkilenen Samanyolu bile yanıtını sabırsızlıkla bekler.” Okumaya devam et

“Ulysses”ten…

Ulysses

Ya, gömüldükleri topraklardan antika suretleri söküp çıkaran sizler? Safsatacıların o delice sözleri: Antisthenes. İlmi nebahat. Ezelden ebede süregiden güneşyüzlü ve ölümsüz buğday.
İki yaşlı kadın, birinin elinde kumlanmış pejmürde bir şemsiye, öbürününkinde on bir midyenin dingildediği bir ebe çantası, tuzlu esintilerinden henüz çıkmışlar, yorgun argın, London Bridge Road boyunca Irishtown’ı geçmekteydiler. Okumaya devam et

“Yakalanan Zaman”dan…

Marcel Proust

(…) Nankörlükle suçlanmamak için, insanların bana göstermiş olabileceği nezaketin altında kalmamaya, her zamanki nezaketimle karşılık vermeye çalışıyordum. Can çekişen varlığıma hayatın insanüstü yorgunluklarını dayatmak beni tüketiyordu. Hafıza kaybı, mecburiyetlerimde boşluklar yaratmak suretiyle bana biraz yardımcı oluyordu; bu boşlukları eserim dolduruyordu.

Ölüm fikri benliğime tıpkı bir aşk gibi temelli yerleşti. Ölümü sevdiğimden değil, aksine ondan nefret ediyordum. Ama başlangıçta, tıpkı henüz aşık olmadığımız bir kadını düşünür gibi, muhtemelen ara sıra aklımdan geçen ölüm fikri şimdi beynimin en derindeki tabakasına tamamen yapışmış olduğundan, herhangi bir konuyla ilgilendiğimde, o konu önce ölüm fikrini aşıp geçmek zorundaydı; hatta hiçbir şeyle ilgilenmeyip mutlak bir dinlenme halinde olsam bile, ölüm fikri, benliğimin bilinci kadar kesintisiz biçiminde varlığını hissettiriyordu. Okumaya devam et

“Uyuyan Adam”dan…

Uyuyan Adam

“…Ne kimseyi görme, ne de konuşma, düşünme, dışarı çıkma, yerinden kımıldama isteği duyuyorsun. Yine böyle bir günde, biraz daha önce, biraz daha sonra, bir şeylerin yolunda gitmediğini, açık konuşacak olursak, yaşamayı bilmediğini, hiç bilmeyeceğini, şaşırmadan keşfediyorsun. İlerlemekten vazgeçtin, ama zaten ilerlemiyordun ki, yeniden yola çıkmıyorsun, vardın sen, daha uzağa gidip de ne yapacağını kestiremiyorsun…” Okumaya devam et

“Onca Yoksulluk Varken”den…

La vie devant soi

* Madam Rosa’yı ilk gördüğümde üç yaşımda olmalıydım. Daha önce bellek diye bir şey olmaz, bilgisizlik içinde yaşar insan. Bilgisizliğim üç ya da dört yaşımda son buldu, bazen özlemini çektiğim oluyor.

– Mösyö Hamil, neden hep gülüyorsunuz?

– Böylece her gün, iyi belleğim için Tanrı’ya şükrediyorum Momocuğum… Altmış yıl önce, gençliğimde, bir kadına rastladım. Beni sevdi, ben de onu sevdim. Sekiz ay sürdü bu, sonra kadın bir başka eve taşındı. Altmış yıl sonra hala aklımdadır. Seni unutmayacağım derdim ona. Yıllar geçiyordu, unutmuyordum. Bazen korkuyordum. Önümde daha uzun bir yaşam vardı, silgi Tanrı’nın elindeyken, ben gariban adam, kendime nasıl böyle bir söz verebilirdim ki? Ama şimdi içim rahat. Cemile’yi unutmayacağım. Çok az zamanım kaldı, onu unutmadan ölmeyeceğim.

* Ama hiç dövüşmezdim, insan birini dövdü mü hep bir yanı sızlar.

* Bunlar hep anaları zamanında kürtaj olmamış, gereksiz çocukların öyküleri.

* Babanın Cezayir savaşında öldüğünü düşünmek gerekir, güzel ve yüce bir şeydir bu. Bir bağımsızlık savaşı kahramanı o.

* Mösyö Hamil, olmayan bir kahraman yerine, var olan bir babayı yeğlerdim ben: İyi bir pezevenk olup annemle ilgilenseydi daha iyi ederdi. Okumaya devam et

Doğunun Limanları

Doğunun Limanları

Bu öykü bana ait değil, bir başkasının yaşamını anlatıyor. Kendine özgü sözcükleriyle, onları sadece belirsiz veya tutarsız bulduğumda düzelttim. Kendine özgü gerçekleriyle, bütün gerçekler birbirine eşdeğerde.

Ara sıra bana yalan söylemiş midir? Bilemem. Ama herhalde kendisi hakkında, sevdiği kadın hakkında, buluşmaları, şaşkınlıkları, inançları, düş kırıklıkları hakkında söylememiştir. Bunun kanıtı elimde. Ama yaşamının her aşamasında kendi davranışları, hiç de alelade olmayan ailesi, mantığının değişik dalgaları -demek istiyorum ki delilikten bilgeliğe, bilgelikten deliliğe gidip gelen o bitmez tükenmez gelgitler- hakkında her şeyi söylememiş olması mümkündür. Yine de iyi niyetli olduğunu düşünüyorum. Belleğine olduğu kadar yargılamasına da güvenemediğini kabul edebilirim ama, hep iyi niyetli olmuştur.

Ona 1976 Haziran’ında metroda rastladım. Kendi kendime “Bu, O!” diye mırıldandığımı anımsıyorum. Onu tanımak birkaç saniyemi almıştı. O güne kadar ona ne rastlamıştım ne de adını duymuştum. Sadece birkaç yıl önce, bir kitapta resmini görmüştüm. Tanınmış biri değildi. Gerçi, resmi bir tarih dersi kitabında olduğuna göre, bir bakıma tanınmış biriydi. Ama bu, resmin altında adı yazılan bir büyük adamın portresi değildi. Resim, bir rıhtımda toplanmış bir kalabalığı gösteriyordu; arka planda, sadece küçük bir parçası dışında, bütün bir ufku kaplayan bir gemi vardı; resmin altında, Eski Dünya’dan insanların 2. Dünya Savaşı’nda Avrupa’ya gelerek Direniş saflarına katıldıklarını ve dönüşlerinde birer kahraman olarak karşılandıkları yazılıydı. Okumaya devam et

“Tutunamayanlar”dan…

Oğuz Atay

6 Mart

Bu kıskanç korku gelinceye kadar, yaptıklarım bakımından değilse de, aklımdan geçenler bakımından aşağılık bir hayat yaşadım. Büyük ve güzel şeyler yerine, aşağılık şeyler düşündüm. Şimdi de durum düzelmiş değil; hiçbir şey düşünemiyorum. Çok bayağı bir olay. Neresinden tutulursa insanın elinde kalıyor: dağınık ve çürük bir örgü. Evet, haklıydı akrabalar. Ben, normal olmadığım için anormal olan bir çocuktum. Allah beni kahretsin ve ediyor da. Montaigne, kötü davranışlardan, istemediğiniz için kaçının, diyor, bece- remediğiniz için değil. Beni ne güzel açıklıyor. Ben de diyorum ki, Sayın Montaigne ve sizin gibiler! Canınız cehenneme. Sizin haklı olmanız bana hiçbir şey kazandırmıyor. Köşemde kıvrılıp ölüyorum işte. Siz de sevimli akrabalarım kadar yabancısınız bana. Adı Marki bilmem ne de olsa.. Tabii, siz gurur duyuyorsunuz düşüncelerinizden. Diyorsunuz ki, Selim Işık diye bir mesele olmamıştır. Olmayan bir mesele için, düşünce tarihinin insanı yücelten gelişimini bozamayız. Siz, kendini şövalye sanan Don Kişot gibi ilginç de değildiniz üstelik. Özür dileriz, bizi rahatsız etmeyiniz. Düşünecek meselelerimiz var. Her gün yüz binlerce insan ölüyor. Ancak, ilginç olaylarla uğraşabiliriz. Next please! Okumaya devam et

“Yabancı”dan…

Yabancı

Bir gün gardiyan bana, ‘beş aydır buradasın’ deyince sözüne inandım, ama bunu aklım almadı. Benim için sanki bu, hücremde yuvarlanıp giden aynı gündü ve ben aynı işi yapıp duruyordum. O gün gardiyan gittikten sonra yemek kabımda yüzümü seyrettim. Bana öyle geldi ki, gülümsemeye çalıştığım halde, görüntüm ciddi duruyordu. Kabı oynattım. Yeniden gülümsedim, ama görüntüm hep o aynı ciddi, o aynı üzgün halini bırakmadı. Gün sona eriyordu. Vakit, cezaevinin bütün kanatlarından, akşam gürültülerinin büyük bir sessizlik alayı halinde yükseldiği, sözünü etmek istediğim o adsız saatti… Tepe penceresine yaklaştım, günün son ışığında bir kez daha görüntüme baktım. Yine ciddiydi. Bunda şaşılacak ne vardı! O anda ben de öyleydim. Ama aynı zamanda, aylardır, ilk kez kendi sesimi açık açık duydum. Bu ses ne zamandır kulaklarımda çınlayan sese benziyordu. O vakit anladım ki, bütün bu zaman içinde, kendi kendimle konuşmuşum… Devamı>

“Düşüş”ten…

Düşüş

Bir kişiyi aklı başında ya da eli açık olmak için harcadığı güçten ötürü övmeye kalkışırsanız onu pek az sevindirmiş olursunuz. Tanrı vergisi yetileri için yaptınız mı bunu güller gibi açılır; bunların tam tersi, bir suçluya kusurunun yaradılışıyla bir ilgisi olmadığını, bunun nedeninin mutsuz bir takım rastlantılardan doğduğunu söylerseniz en yüce duygular besler size. Aslında doğuştan namuslu, kafası işleyen biri olmanın bir değeri yoktur. İçinden geldiği için birini öldürenle; bir rastlantıyla birini öldürmek arasında sorumluluk yönünde hiç bir ayrım olmadığı gibi. Ama bu düzenbazlar bağışlanmayı isterler, sorumsuzluğu… Aslında suçsuz olmalılar, yaradılışın bir nimeti olan erdemlerinden kuşkulanmamak gerekir, geçici bir mutsuzluktan doğan kusurları da sürekli olmamalı. Yargılamayla kesmek gerek ilişiği… Devamı>

“1984”ten…

1984

Önceleri de pek çok kez olduğu gibi, acaba deli olan ben miyim diye düşündü. Belki bir deli yalnızca tek kişilik bir azınlıktı. Bir zamanlar, dünyanın güneş çevresinde döndüğüne inanmak bir delilik belirtisi sayılıyordu, bugün ise geçmişin değiştirilemez olduğuna inanmak… Bu inancı besleyen tek kişi kendisi olabilirdi ve eğer inancını kimse paylaşmıyorsa o halde bir deliydi.

Ama insanın yüreği huzursuzluk, pislik ve sonu gelmeyen kışlardan, yapış yapış çoraplardan, çalışmayan asansörlerden, soğuk su ve pütürlü sabunlardan, dağılıveren sigaralardan, iğrenç tadı olan yemeklerden dolayı sıkışıyorsa, tüm bunlar insan yaşlandıkça daha da rahatsızlık verici olmakla birlikte, dünyadaki gerçek düzenin bu olmadığını göstermiyor muydu? Bir zamanlar her şeyin farklı olduğu konusunda içinde atalarından kalma bir anı olmasa, şu anda hayatın katlanılmaz olduğunu düşünebilir miydi…

GEORGE ORWELL
(“1984”, İlya Yayınları
)

“Aylak Adam”dan…

 

Aylak Adam

Dışarda çiğnenmemiş kar, üstüne bastıkça gıcırdıyordu. Kitapçının köşesinden tenha caddeye dönerken içinde bir boşluk vardı. Saatine baktı: ona geliyordu. Devamı>

“Yalan-Roman”dan…

Romain Gary’nin, 1976 yılında Emile Ajar takma adıyla yazdığı “Yalan-Roman”ın(“Pseudo) ilk iki bölümü.
Yanıklar, ısırıklar, yırtılmalar. Köpekler ısırmakta.
Köpek sürüleri. Ardı arkası kesilmeyen, dalga dalga köpekler.
Ateşli, azgın köpeklerin saldırıları; kimseye sözünü edemediğim,
böyle bir anda kendimi tutup sözünü etmemem gereken köpekler,
sanki orada değillermiş gibi, sanki rahatmışım gibi…
sakin, erişilmez.
Henri Michauz, “Gizlenenle Yüzyüze”

-I-

Başlangıç diye bir şey yok. Herkes gibi, sıram gelince ben de doğdum, o zamandan beri de, bir ait oluştur gidiyor.

Yalan Roman

Kendimi toplamdan çıkarmak için her yolu denedim, ama bunu kimse başaramamış, hepimiz birer artıyız.

Oysa satrançta benim adımla “Ajar savunması” diye bilinen, son derece yetkin bir savunma sistemi geliştirmiştim. Önce Cahors hastanesinde yattım, sonra da birçok kez Doktor Christianssen’in Kopenhag’daki psikiyatri kliniğinde.

Beni uzmanlara gösterdiler, incelediler, testlerden geçirdiler. Keşfettiler ve savunma sistemim çöktü. “Tedavi” edildim ve yeniden piyasaya sürüldüm.

Dosyamdan birkaç rapor çalmayı başardım, belki yazınsal açıdan bir işe yarar bir şeyler bulurum, kendimi toparlarım diye.

“Rol yapma alışkanlığının yıllar boyunca böylesine kararlı ve sürekli biçimde benimsenerek bu aşırı noktaya vardırılması ve bir saplantıya dönüştürülmesi, ciddi kişilik sorunları olduğunu göstermektedir.” Devamı>

Kitaplar, çiçekler…

Tutunamayanlar

Kitapçıların ve çiçekçilerin bazı özellikleri olmalıdır Olric. Gelişigüzel insanlar bu mesleklerin içine girmemeli. Kitaplar ve çiçekler özel itina isteyen varlıklardır. Ne yazık, bu meslekler de artık olur olmaz kimselerin elinde, sattıklarıyla ilgileri olmayan kişilerin. Durmadan kitaplara ve çiçeklere eziyet ederler, onlara nasıl davranılacağını bilmezler. Bana kalırsa, bir “kitapları koruma derneği” kurmalı ve kitaplara kötü muamele edilmesini önlemeli. Herkes bu işi yapamaz. Bazı zalim insanlar, binbir itinayla hazırlanan o çiçek gibi kitapları alırlar, hiçbir koruyucu tabakaya sarmadan, evet olduğu gibi, üst üstte koyarlar; sonra kalın ve çirkin bir iple bağlarlar. Zavallı kitapların, özellikle en üstte ve altta kalanları, bu işlem sırasında kurban edilirler: kapaklarının üstünde haç biçimi yaralar meydana gelir. Kaba taşıyıcılar da onları oradan oraya fırlatırlar. Lekeler ve buruşukluklar kitapları incitir. Kapaklar, dizgiler, baskılar için gösterilen bunca itinaya yazık olmaz mı? Devamı>

“Factotum”dan…

 

Factotum

“Tuhaf birisin, yalnız kalmayı seviyorsun değil mi?”

“Evet.”

“Neden?”

“Beni tanıdığın o günden çok önce hastalandım ben.”

“Şimdi hasta mısın?”

“Hayır.”

“Nedir problemin peki?”

“İnsanlardan hoşlanmıyorum.”

“Bu iyi mi peki?”

“Değil herhalde.”

“Bu akşam beni sinemaya götürür müsün?”

“Denerim.” Devamı>

“Benim Adım Kırmızı”dan…

Duyuyorum sorduğunuzu, nedir bu renk olmak?

Renk gözün dokunuşu, sağırların müziği, karanlıkta bir kelimedir. Onbinlerce yıldır kitaptan kitaba, eşyadan eşyaya rüzgarın uğultusu gibi ruhların konuştuklarını dinlediğim için benim dokunuşumun meleklerin dokunuşuna benzediğini söyleyeyim. Bir yanım burda gözlerinize sesleniyor, o benim ağır yanım. Bir yanım havada bakışlarınızla kanatlanıyor, o benim hafif yanım. Devamı>

Cellat ve Ağlayan Yüz

"Kara Kitap"tan...

“Ağlama, ağlama, ah lütfen ağlama!”
Halit Ziya Uşaklıgil

“Gözyaşları içindeki bir erkek niye telâşlandırır bizi? Ağlayan, bir kadını, günlük hayatımızın sıradışı, ama duygulu ve acıklı bir parçası olarak görebilir, içtenlik ve sevgiyle benimseriz onu. Ağlayan bir erkek ise bir çaresizlik duygusuyla doldurur içimizi. Tıpkı dünyanın sonuna gelir gibi ya yapılabilecek şeylerin sonuna gelmiştir bu adam -bir sevdiğinin ölümünde olduğu gibi yada dünyasında bizimkiyle uyuşmayan bir yan vardır; huzursuz edici, hatta dehşet verici bir yan. yüz dediğimiz ve tanıdığımızı sandığımız haritada hiç tanımadığımız bir ülkeye rastgelmenin şaşkınlığını ve dehşetini hepimiz biliriz. Bu konuda, Naima’nın ‘Tarih’inin VI. cildinde ve Mehmet Halife’nin ‘Tarihi Gılmani’sinde anlatılan bir hikâyeye, Edirneli Kadri’nin ‘Cellâtlar Tarihi’nde de rastgeldim. Çok değil, üç yüzyıl önce bir bahar gecesi, dönemin en namlı cellâtı Kara Ömer, atıyla Erzurum Kalesi’ne yaklaşıyordu. On iki gün önce padişah kararı ve bostancıbaşı’nın görevlendirilmesiyle eline tutuşturulan bir fermanla Erzurum Kalesine hükmeden Abdi Paşa’yı idam etmeye yollanmıştı. O mevsimde sıradan bir yolcunun bir ayda alacağı İstanbul-Erzurum yolunu on iki günde aldığı için memnundu; bahar gecesinin serinliği içinde yorgunluğunu unutmuştu, ama gene de görev öncesi hissetmediği bir durgunluk vardı üzerinde: sanki işini hakkıyla ve yüzakıyla yapmasını engelleyecek bir lanetin gölgesini ya da bir kararsızlığın kuşkusunu hissediyordu. İşi zordu zor olmasına: hiç tanımadığı ve görmediği bir Paşa’nın adamlarıyla dolu konağına tek başına girecek, fermanı verecek, kendi sarsılmaz varlığı ve güveniyle paşa’ya ve çevresine padişahın kararına karşı çıkmanın boşluğunu hissettirecek, küçük bir ihtimal ama, paşa bu boşluğu hissetmekte gecikirse, hiç vakit geçirmeden ve çevresindekiler suça niyet etmeden onu hemen öldürecekti. Bu işte öylesine deneyimliydi ki, hissettiği kararsızlık bu yüzden olamazdı hiç: otuz yıllık meslek hayatında yirmiye yakın şehzade, iki sadrazam, altı vezir, yirmi üç paşa, hırlı hırsız, suçlu suçsuz, kadın, erkek, çocuk, ihtiyar, hıristiyan, müslüman altı yüzün üzerinde kişiyi idam etmiş, çıraklığından başlayarak bugüne kadar binlerce kişiyi işkenceden geçirmişti. Bahar sabahı, cellât şehre girmeden önce bir su kıyısında atından indi ve kuşların neşeli cıvıltıları arasında abdest aldı, namaz kıldı. İşlerinin yolunda gitmesini Allah’tan dilemek, dua etmek pek seyrek yaptığı bir işti. Ama her seferinde olduğu gibi Tanrı bu çalışkan kulunun duasını kabul etti. Böylece her şey yolunda gitti. Kuşağında yağlı kemendiyle ve usturayla kazılı kafasında kızıl keçeden külahıyla celldtı görür görmez tanıyan paşa, başına gelecekleri hemen anladı, ama kuraldışı denebilecek hiçbir zorluk çıkarmadı. Belki de suçunu bildiği için kaderine kendini çoktan hazırlamıştı. Devamı>

“Son Şeyler Ülkesinde” romanının girişinden…

Son Şeyler Ülkesinde

Bunlar son şeyler, diye yazıyordu. Bir gün ortadan kaybolacaklar ve bir daha asla geri gelmeyecekler. Görmüş olduğum, artık olmayan şeyleri sana anlatabilirim, ama buna zaman bulacağımı sanmıyorum. Şimdi her şey öyle hızlı olup bitiyor ki ayak uyduramıyorum.

Senin anlamanı beklemiyorum. Sen bunları görmedin, istesen de düşleyemezsin. Son şeyler bunlar. Bir gün bir ev görüyorsun, ertesi gün bir bakıyorsun ev yok olmuş. Bir gün önce geçtiğin sokak da yok oluyor bir gün sonra. Hava bile sürekli değişiklik gösteriyor. Günlük güneşlik bir günün ardından yağmur bastırıyor, karlı bir günün arkasından sisli bir gün yaşanıyor; bir sıcak, bir soğuk, bir gün rüzgârlı, bir gün sakin, derken birkaç gün korkunç ayaz oluyor, sonra bugün, kış ortasında pırıl pırıl, mis gibi bir hava, kazakla çıkılacak kadar ılık bir gün. Kentte oturunca hiçbir şey için bu böyledir, o elde bir diyemeyeceğini öğreniyorsun. Bir an için gözünü yumsan, arkana dönüp başka bir yana baksan, önünde duran şeyin ansızın kaybolduğunu görüyorsun. Hiçbir şey kalıcı değil; kafalardaki düşünceler bile. Kaybolanı aramaya kalkışarak boşuna zaman harcamamak gerek. Herhangi bir şey bir kere kayboldu mu, gitti gider. Devamı>

“Tehlikeli Oyunlar”dan…

 

 

 

 

Tehlikeli Oyunlar

 

“Batılılar, kendilerini tutmasını bildikleri için büyük başarılara ulaştılar, değil mi? Ölsen bir yudum su vermezler.”

“Başkalarını mühim bulmayanlar, bir gün kendilerini de mühim bulmayanlarla karşılaşacaklardır, fakat bu hakikat, oların mühim bulmamış olduklarının mühim olduğu manasına da gelmez…”

“Albayım sakindi, ‘Her şeyin birden unutulmasına çok ihtiyacımız var’ diyordu.”

“Beni hep durduruyorsunuz albayım. Bir gün beni kimse durduramayacak. Ve kendimi rezil etmeme izin verilmedikçe, ben de el alemi rezil etmeye devam edeceğim. Ve herkes kaybedecek bu yüzden.” Devamı>

“Mülksüzler”den…

“Bütün insanların hareketlerinin hırs, tembellik ve kıskançlık tarafından yönetildiğini varsayan para ayinlerinde, dehşetli olan bile bayağılaşıyordu.” Devamı>

“Tol”dan…

Tol

“Devrim vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi.”

“Yakalanmıştım; yaşamayı denerken yakalanmıştım.”

“Makul bir alışveriş vardı o gazetelerle aramızda. Onlar zekice kurgulanmış, çıkıntıları budanmış yasal öfkeler, incesinden yazılmış sinema yazıları arz ediyor, benimse en azından neye öfkelenilmesi gerektiğinden ve filmlerden düzenli olarak haberim oluyordu.”

“Benim aklım yol kuşlarının tüneyip sessiz sedasız terk ettikleri bir harabedir.” Devamı>

“Yeni Hayat”tan…

“Bu dünyanın sıra sıra görüntüler, bir dizi yanlış yorumlanmış işaretler ve körükörüne benimsenmiş birtakım alışkanlıklardan oluştuğunu, asıl dünyanın ve hayatın bunların içinde ya da dışında, ama yakınlarda bir yerde olduğunu acıyla biliyordum.” Devamı>

“Şehrin Aynaları”ndan…

“Bilmemek kendi gölgenden korkmana sebep olur; bilmekse başkalarının gölgesinden. Biri içeriden kuşatır seni, öteki dışarıdan.” Devamı>

“Pinhan”dan…

“Korktu. Gidip de varamamaktan değil, varıp da dönüş yollarını kaybetmekten değil, dönüp de geride bıraktıklarını yerlerinde görememekten değil, bir kendini bulmaktan, bulduğundan korkmaktan korktu.” Devamı>

“Gösteri Peygamberi”nden…

“Dışarıdaki dünyada televizyon denilen ruhlar insanları ziyaret ediyor. Ruhlar radyo tabir edilen şeyler vasıtasıyla insanlarla konuşuyormuş. Bir arada olmaktan nefret ettikleri ama yalnız kalmaktan da korktukları için insanlar telefon denilen bir alet kullanıyorlarmış.” Devamı>

“Görünmez Kentler”den…

Italo Calvino

“Bellek denen şey çok zengin: Sürekli yineler göstergeleri, yineler ki kent var olmaya başlasın.”

“Başka yer, negatif bir aynadır. Yolcu sahip olduğu tenhayı tanır, sahip olmadığı ve olmayacağı kalabalığı keşfederek…”

“Kentler vardır, yıllarla ve değişerek arzuları biçimlemeyi sürdürürler; kentler vardır, ya arzularca silinir ya da arzuları siler, yok ederler.” Devamı>

“Yaşamın Ucuna Yolculuk”tan…

Tezer Özlü

“Sen tüm kentten daha yalnızdın. Okyanus gibi bir yalnızlık.”
“Kent sokaklarında çıkan her benlik değiştirilmiş, takınılmış bir kişilik değil mi? Duvarlar gerisinde en çok kendimiz olmuyor muyuz? En çok duvarlar arasında direnmiyor, en çok duvarlar ardında hissetmiyor muyuz?” Devamı>

“Bozkır Kurdu”ndan…

Bozkırkurdu

(…) Okuyorum: “İnsanların büyük çoğunluğu yüzmeyi öğrenmeden yüzmek istemez.” Ne anlamlı bir söz değil mi? Yüzmek istememeleri doğal, çünkü karada yaşamak için yaratılmışlar, suda değil. Ve düşünmek istememeleri de doğal, çünkü yaşamk için yaratılmışlar , düşünmek için değil! Evet, kim düşünürse, kim düşünmeyi kendisi için temel uğraş yaparsa, bunda ileri bir noktaya ulaşabilir; ne var ki, karayla suyu değiş tokuş etmiştir böyle biri ve bir gün gelir suda boğulur. (…)

* * *

“Kişiliğiniz, içine kapatıldığınız bir hapisanedir.” Devamı>

“Unutma Bahçesi”nden…

"Unuttuğu için mi delirir insan, unutamadığı için mi?"

İyi ki unutuyoruz, yoksa yaşayamayız diyen kimdi? Nietzsche mi? Unuttuğu için mi bir atın boynunda buldu deliliği?

Unuttuğu için mi delirir insan, unutamadığı için mi? Bir daha asla geri dönemeyeceğiz; bir daha asla cennet bahçesine dönemeyeceğiz, masumiyete dönemeyeceğiz, Auschwitz öncesine, Hiroşima öncesine dönmeyeceğiz, Vietnam öncesine, Cezayir, Filistin, Irak öncesine dönemeyeceğiz… Devamı>

“Hiçbir zaman…”

“Hiçbir zaman inandıramadım seni kahramansız bir dünyaya neden inandığıma. Hiçbir zaman inandıramadım seni o kahramanları uyduran zavallı yazarların neden kahraman olmadıklarına. Hiçbir zaman inandıramadım seni o dergilerde resimleri çıkanların bizden başka bir soydan olduğuna. Hiçbir zaman inandıramadım seni sıradan bir hayata razı olman gerektiğine. Hiçbir zaman inandıramadım seni, o sıradan hayatta  benim de olmam gerektiğine.”

ORHAN PAMUK, “Kara Kitap”

“Beşpeşe”den…

Beşpeşe

MURATHAN MUNGAN

“Kimi eski kurt tiyatrocuların sözlerini anımsadı: Salon ne denli kalabalık olursa olsun, bazı oyunlar yalnızca bir tek seyirci için oynanır; seyirci bunu bilmese de, oyuncu, koca salonda bir tek kişiyi seçer kendine…”

“Bazı şeyleri sahnede öğrenmenin olanağı yoktur. Sahnenin kapalı haritası, hayatın kimi yollarına geçit vermez…” Devamı>