Tag Archives: Karin Karakaşlı

Ürperti, baş dönmesi ve bir nar içimdeki

Birhan Keskin (Fotoğraf: Muhsin Akgün)

Birhan Keskin (Fotoğraf: Muhsin Akgün)

Sonbahar ürpertisiyle geldi. Kızıl gri gökyüzü, yaprak hışırtısı, köpüklü nefti denizle. Okul kokusuyla elbet. Demli çaya, o çayı avuçta ısıtan, ince belli bardağa minnetle. Anımsayış ve hesaplaşmayla geldi sonbahar. Uykusuz gecelerin huzursuz sabahlarıyla.

Bir şeylerin arifesinde olma hissiyle geldi sonbahar. Okumaya devam et

Reklamlar

Şairlerle Hasbıhal (VIII): BEJAN MATUR

Ve bizi bekleyen küçük işaretler
İnsanın dünyaya çizdiği
Yukardan bakınca
Bir saban izi
Tek gözlü bir öküzün biçimlediği
Yalan durmuyor hiç.

Bejan Matur

Nasıl da önemlidir küçük hayatlarımız. Ertesi günümüz ve diğerleri nasıl da planlı, ajandalı, hatırlatmalıdır. Acaba katlanılmazı umabilmek için mi iş ayrıntılarını anımsatırız sürekli kendimize? Oysa çemberin dışına, azıcık yukarsına çıktığında kâinatın sonsuzluğundaki hakikatini anlarsın. Ya da dünya yalanını. Zaten her hakikat, bir yalan ayırdına dayanır. O yalanlardan çok öğrettiler okul sıralarında. Kimisi insanların eski zaman gerçekleriydi üstelik. Hani dünyayı düz tepsi sanırlarmış ya da öküzün üzerinde ilerlediğine inanırlarmış. Depremleri de öküzün sağa sola yalpalanması olarak açıklarlarmış. Ve biz gülerdik. Çünkü hesapta artık doğruyu biliyorduk. Oysa kim bilir daha kaç yalanı çekiyordu öküzler hayatın diğer alanlarında. Onları da okul sıralarından çıkınca öğrenecektik.

Küçük bir işaret işte
Toprağın dünyaya konu olduğu
Küçük bir bahçe.
Yalnız ağaçlar da yok artık
Ormanı çoktan geçtik
Bozkır
Tepelerin deniz isteğini sayıklar gibi
Dalgalanıyor. Okumaya devam et

Şairlerle Hasbıhal (VII): BİRHAN KESKİN

İlk benim yüzüme rastladınız, en eskiyim buranın.
Karnıyım dünyanın. yeryüzünün ağrısı bendedir.
Kum ve kayaç benim.

Birhan Keskin

Taş dile gelse ilk anımsatacağı zamansızlığıdır. Ezeli ve ebedidir o. He daim var olandır. “İnsan taş olsa çatlar” denilenlere, rızası hiç alınmadan tanık kılınandır. Gık demez, demediği her şeyle daha da hacimlenir. Dillenemeyen tüm acıları toplar içinde. Hani şu insanı “taş kesen” acıları. Minerallerine kadar ayrıştırılsa da taşın çözünürlüğü kimyanın değil, vicdanın konusudur o yüzden. Gözyaşı parçalar bir tek.

Issızlık bilgisiyim ben, sessizlik bilgisi.
Durmanın ve kalmanın büyük planıyım. Okumaya devam et

Şairlerle Hasbıhal (VI): İLHAN BERK

Artık uzun tuzlu yollar, güneşler, hep uzun tuzlu yollar, güneşler
Biliyoruz açıkhava okullarında derslere girmiş
‘Tanrıya Ölüm!’ diye yazmıştır karatahtalara
Ve ilk denklerini yapmıştır sürgünlüğün
Kara sürgünlüğün
Ama lambası hep yanık

İlhan Berk

Şair kısmı müfredatını en çok hayat okulu belirler, ders kitaplarının kapandığı yerde açılır hayatın konu başlıkları. Öğrenilenler tepkisini de beraberinde getirir, çünkü ders kitaplarının aksine hayat derslerinin ödevleri saha çalışması ister. Kabullenemediğin şeylerin varlığını inkâr edemeyeceğin noktalara getirir seni hayat. O noktalar aynı zamanda birer kavşaktır, sonunun nereye varacağını durduğun yerden kestiremediğin kavşaklardır hem de. Tam da bu yüzden kendi umut ışığını da yakman gerekir kaçınılmaz zifir karanlığa düştüğünde. Kimsenin mum tutamayacağı dipsizlikler de vardır kısmetinde.

Ve birden emeğin tarihinde en sevdiği renk: Kırmızı
En sevdiği çiçek: Sardunya
Ve en sevdiği söz: ‘Ancak fakir olan iyi şiir yazar.’
Artık çocukları durmadan çocukları okşar
Ve küçük su yollarına iner
(Sokakları dolaşan bir rüzgâr kalır mı der)
Biraz ağaçlar girer şiire Okumaya devam et

Şairlerle Hasbıhal (V): ECE AYHAN

Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı,
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür.

Ece Ayhan

Sorulara yanıt vermesi öğretilir aynı rengin aynı şeklin gölge suretlerine dönüşen “aslı gibidir” çocuklarına. Soru sormayı aklına getirmemesi de öğretilir doğası merak olan hayat çıraklarına çünkü esas olan yalan ustaları olmalarıdır mezun olduklarında. Sindirme müfredatı, ders saatleriyle sınırlı kalmaz, teneffüslere de taşar. Önce kahkahaların duyulmazlığıyla başlar ruh ölümleri. Sonra neden sorusunun hiç ama hiç hecelenmeyişiyle. Boşluk gözbebeklerine dolar ve cinayet tamamlanır. Ne sandınız, kansız ölümler de vardır.

Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:
– Maveraünnehir nereye dökülür?
En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:
– Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine!dir. Okumaya devam et

Şairlerle Hasbıhal (IV): GÜLTEN AKIN

“Rüzgârla ikimiz nece tenhayız”
dedi kraliçe
şekvaya sarılmış tatlı avuntuyla
uzak gibiydi geldiler yeni zamanlar
deli kraliçe nereye kaçabilir?

Gülten Akın

Hiçbir yere kaçamaz deli kraliçe. Adının önündeki sıfat engeldir kaçışlara. Yalnızca vardırmayan yollara çıkabilir olsa olsa, yolculuğun kendisini hayat kılarak. Hem öyle cismen uzaklara gitmesi de gerekmez. Kendini tenhalıkta rüzgârla bir tutana her bir an yolculuktur zaten. Uğursuzluğuna akıl sır erdiremediği yeni zamanlar gelip çattığında, en bildik yanına, deliliğine sığınır kraliçe çaresiz. Kraliçe dediysek öyle tacı tahtı da var sanılmasın. Her mekânın, her zamanın sürgünü devrik bir kraliçedir. Yaşar kendini deliliğinden bilmenin gönül rahatlığında. Dışarıdaki hiçbir yalanı içeri sokmayışının helal konumunda. Günahlarını ve sevaplarını eş değerde sırtlayabilmenin onurunda. Bir de kendini deli rüzgârdan bilebilmenin umudunda…

sesleri gür kocaman pabuçlar taşıyarak
şapkalar, tıraşlar, öfkeler taşıyarak
hep vardır dışarı, onlarındır
biz kullanmadık hiç zaman
eskidik ki kapıları açtılar Okumaya devam et

Şairlerle Hasbıhal (III): EDİP CANSEVER

Usul usul konuşuyorlar aralarında
Denize bakıyorlar bazen -çatalını gezdiriyor biri tabağında-
Gölgesi bir kış ölüsü
Karşıda yeni budanmış bir ağacın
-Olsa, başlangıçlar sona kalsa-
Kolyesiyle oynuyor kadın -tabağımda soyulmuş elma-

Edip Cansever

Sonsuz izleyicisi olmak hayatın. İnsandan insana akan en olası sıcaklıkların bilinciyle üşümek, bir çatalın çizdiği tabak sesinde. Başlangıçlar sona kalmıyor ne de olsa. Sona kalan donakalıyor ziyade, öğütürken birbirini ha bire. Bir tek doğa yeniler kendini sakınımsız. Ama bir kez üşümeye gör, yok oluşu yansıtır köklü bir ağaç da. Çünkü yaşadığındır gördüğün… Kolyelerden darağacı ipi yaparken kendine, artık çok uzağın olmuş o bildik yabancının önünde, ölürsün.

Saatime bakıyorum sık sık
Kapıyı gözlüyorum arada
Biraz soğuk mu geliyor ne -kapatır mısın-
Sinirli bir kırmızılık suya batıyor
Düşünüyorum, ansızın bir dost yüzü mü
Görmemişim de yıllarca. Okumaya devam et

Şairlerle Hasbıhal (II): CEMAL SÜREYA

Sesinde ne var biliyor musun
Bir bahçenin ortası var
Mavi ipek kış çiçeği
Sigara içmek için
Üst kata çıkıyorsun

Cemal Süreya

Çünkü bazı günler şehir küçülür; bıktırıcı, köhne bir tiyatro dekorundan ibaret kalır. Yokuşlar kısalır hatta. Bir tek deniz kendi gibidir bu sığlığın ortasında. O yüzdendir yüreği dar olanların vapura atlaması can havliyle. Kendini suya atar gibi bakması o çağıltılı köpürtüye. Hep daha üste çıkması. En üst açık… Bir parça gökyüzünde yâd edilebilecek hatıralar, beklenecek umutlar devşirmesi içinden. Ses diye çıkaramadığı ne varsa salar rüzgârlı boşluğa. İnsanlar sigara içtiğini zanneder. Ama zaten hangi sigara sadece sigaradır ki? Okumaya devam et

Şairlerle Hasbıhal (I): TURGUT UYAR

Sonunda o en diri anlamına varırım
Sonunda ölümün yaşamanın gelip geçmenin
Sonunda yaban denizlerin sürek avlarının
Sonunda

Turgut Uyar

Göz kırpımlık bir andır aymak, içindeki kırk birinci odayı bulmak, o bütün şifrelerin kırıldığı, bütün anlamların en dipteki öze soyunduğu. En çok da aramak için yaşar sanki insan, bulduğundan öte arama ediminin kendisidir, ömür diye geçirdiği. Ve deneyimlerden devşirdiği önceliklerle kendini sil baştan dokur bir zaman. Ana rahmi sonrası kendi kozasından çıktığı, arayışların sonlandığı yer ve andır burası. Mekânsız yer, zamansız andır. Sonsuz bir şimdidir, yerkürenin en merkezidir. Kovulan cennetin, araftaki kapı önüdür. Kapı tıklatılmaz bile, arafta olmak yeterdir.

Kuzuların o doğar doğmaz arayıp yediği
En güzel kuşları tüylendirip uçuran
Bir yere geliyorum boş tenekeler
Kirli sular bulanık sular temiz sular Okumaya devam et

Herkesin istanbul’u Kendine

Fotoğraf: Ara Güler

Gurbetçinin İstanbul’u

Doğduğu yerlerden beraberinde getirdiği bir avuç aitlik duygusu, o yörenin renkleri, kokulu otları, türküleri, takvim yapraklarından görüp hasret giderdiği dağları, bayırları. Ne oralı ne buralı olmanın zamanla kanıksanan burukluğu. Gurbetçinin İstanbul’u en çok anımsayışlar üzerine kurulu kocaman bir yanılsamalar topluluğu: “Bak hanım, şu tepe nasıl da bizim oralara benziyor.” Okumaya devam et