Tag Archives: Franz Kafka

100. Doğum Yıldönümünde Kafka

Kafka

Kafka

“Bizi insan düşüncesi sınırının sonuna götüren yazar. Absürd sorununu tüm boyutlarıyla ortaya koyan yazar…”

Çağımızda varoluşçuluk akımında Jean-Paul Sartre’ın yanında anılan Albert Camus böyle diyor Franz Kafka üzerine.

Bir sav daha öne sürmek olası: İçinde yaşadığımız gerçekler absürd, absürd de gerçek olduğuna göre (ben bunu böyle algılıyorum), mutlak Kafka dünyanın gerçeğini tanımamıza, dünyaya dayanmamıza yol gösteren en önemli yapıtların yazarı. Bu görüşü Andre Gide de paylaşıyor. Şöyle diyor Kafka üzerine: “Anlatımların gerçekliği, insanın düş gücünü aşıyor.” Okumaya devam et

Reklamlar

Kafka ile Yaşamak

Yaşam insanın yaşantı aradığı değil,
kendi kendini aradığı bir olgudur.
Cesare Pavese

Kafka için birkaç tümce söylemek isterken, neden Pavese?

Ama Kafka’nın kendi kendini arayışı, tüm insan örgütü içinde bireyin kendini arayışına en büyük, en zengin kaynak.

Sanırım Kafka’yı ilk kez Değişim öyküsü ile okudum. Onbeş yaşlarımda. Her böceğin daha önce insan olduğunu düşünecek kadar etkiledi beni. İnsanların yaşam ve toplumsal düzeni örgütlemekteki tutumlarının hepimizi bir böcek ya da Türkçe deyimi ile “koyun” kıldığını düşünemeyecek kadar gençtim. Okumaya devam et

“Manzaradan Parçalar”dan…

Manzaradan Parçalar

“Her erkeğin ölümü babasının ölümüyle başlar.” (Babam)

“Bazıları doğarken suçluluk duygularıyla doğuyor, bazılarının payına ise bu duygudan hiçbir şey düşmüyor. Doğuştan hiçbir suçluluk duygusu edinmeyenlerin tek korkusu var: Cemaatten ayrı düşmek. Bunun için herkes gibi düşünüp herkes gibi yaşamak yeter. Suçluluk duygularıyla doğanlar ise işlemedikleri suçlarla da dertlenir, yalnız yaşar, yeraltından ve romanlardan hoşlanırlar. Sonunda onların asıl suçu, duydukları bu suçluluk duygusu olur. Allahım, ben bunu niye yaptım! demeye başladığımız zaman, daha yalnız ve daha zengin bir ruhsal hayat bizi bekler. Tasavvufla ya da Dostoyevski ile biraz ilgilenenler, derin ve zengin kişiliğin ‘Suçluyum,’ demekle kurulacağını bilirler.” (Bir Rüya ve Suçluluk Üzerine Bir Not)

“Ben asansörde güzel kadınların yüzüne bakıp kimseyi rahatsız etmek istemem.” (Asansörde) Okumaya devam et

Günlükler I

(Franz Kafka’nın “Günlükler”inden alıntılar da, kitaplar gibi iki bölüm halinde yayınlanacaktır. E.D.)

Franz Kafka

BİRİNCİ DEFTER

Tarihsiz

Bir sevgilinin önünden geçer gibi genelevin önünden geçtim.

Tarihsiz

Yaşamımın beni memnun bırakabilecek bir şey yazmadan geçirdiğim ve herkesin buna yükümlü olmasına karşın hiçbir gücün bana geri veremeyeceği beş ayından sonra aklıma sonunda bir düşünce geliyor, tutup kendi kendime danışmak istiyorum. Sorular yöneltince hâlâ kendimden, kendim olan bu ot yığınından yanıtlar alabiliyordum. Beş aydır ot yığınından geri kalır yanım yoktu çünkü; akıbeti bir yaz günü ateşe verilerek duruma tanık olacak birinin gözünü açıp kapamasından daha kısa sürede yanıp gitmek olacağa benzeyen bir ot yığını. Ve söz konusu akıbet buyursun gelsindi! Hatta bin kat fazlası başıma gelse yeriydi, çünkü mutsuz geçen beş aydan ötürü pişmanlık duyduğum bile yok. Durumum bir mutsuzluk durumu değil, ama mutluluk da değil, umursamazlık da, güçsüzlük de, yorgunluk da, başka bir şey de değil. Peki ne? Bunu bilemeyişim, sanırım yazma yeteneksizliğimden kaynaklanıyor. Söz konusu yeteneksizliği de, nedenini bilmeksizin anlıyor gibiyim. Yazarken aklıma gelen şeyler kökten değil, ancak ortalarda bir yerden doğuyor. Böyle olunca, bunları çıkıp tutsun biri tutabilirse! Sapının orta yerinden büyümeye başlayan bir otu tutmaya ve ona tutunmaya çalışsın! Bunu yapan tek tük kimseler vardır belki; örneğin Japon gözbağcıları zemine değil de, yerde yarı yatar durumdaki birinin havaya kalkık tabanlarına dayanan, bir duvara yaslatılmayıp boşlukta yükselen bir merdiveni tırmanıp çıkar. Ben bunu beceremem; kaldı ki benim merdivenin emrindeki böylesi tabanlar yoktur. Ama kukusuz yetmez bu kadarı; kendime yalnızca soru yöneltmem konuşmamı sağlamaz. Şimdilerde o kuyrukluyıldız üzerine çevrilen teleskoplar gibi, her gün en azında bir satırın kendi üzerime yöneltilmesi gerekiyor. Eh, bir kez de o cümle karşısında kendimi bulayım! Söz konusu cümlenin ayartısına kapılarak hani; tıpkı geçtiğimiz Noel’deki gibi. Geçtiğimiz Noel’de o kadar ileri gittim ki, kendimi ancak zorlukla tutabildim; gerçekten en son basamağına ulaşmıştım merdivenin; merdivense, yere dayalı ve duvara yaslatılmış, kımıldamadı hiç. Ama o ne yer, o ne duvardı! Yine de devrilmemişti merdiven; ayaklarım onu işte öylesine yere bastırmış, öylesine duvara yapıştırmıştı.

Örneğin, bugün üç küstahlıkta bulundum; biri bir kondüktöre, biri amirlerimden birine karşı. Doğru, iki tane hepsi; ama mide sancısı gibi beni acıyla kıvrandırıyor. Herkesin küstahlık gözüyle bakacağı davranışlardı, nerde kaldı benim tarafımdan öyle görülmesinlerdi. Evet, kendimden dışarı çıkmış, havada, sis ortasında boğuşuyordum ve işin en kötüsü, bana eşlik edenlere karşı da küstahlığı küstahlık olduğu için yaptığımı, yapmadan duramadığımı, bunun için zorunlu tavrı takınıp sorumluluğu yüklenmem gerektiğini kimsenin farkına varmayışıydı. Ama hepsinden beteri, tanışlarımdan birinin bu küstahlığı bir karakter belirtisi bile değil, karakterin kendisi sayması, dikkatimi söz konusu küstahlık üzerine çekmesi ve ona hayranlık duyması oldu. Sanki ne diye kendi içimde kalmıyorum? Kuşkusuz, şimdi şöyle diyorum kendi kendime: Görüyorsun, bu dünya senin şamarlarına boyun eğiyor; kondüktörle yeni tanışın sen ayrılıp giderken serinkanlılıklarını yitirmedi, hatta sonuncusu güle güle dedi sana. ama bunun hiçbir anlamı yok. Kendinden dışarı çıkarak bir şeyi ele geçiremezsin; üstelik, bulunduğun çemberde kaybedebileceğin ne çok şey olabilir! Bu konuşmama yalnızca şu yanıtı veriyorum: Ben de çember dışına çıkıp başkalarına dayak atacakken, çember içinde kalıp dayak yerim daha iyi. Peki ama, nerde bu kahrolası çember? Bir süre, püskürtme kireçle çizilmiş gibi yerde görmüştüm; ama şimdi sağda solda belli belirsiz süzülüp duruyor, hatta o kadar bile değil.

19 Temmuz 1910, Pazar

Uyudum, uyandım, uyudum, uyandım; kepaze bir yaşam. Devamı>

“Dear Milena,”

Milena

Karşılıklı kapıları olan bir odadayız sanki; ellerimiz kapı tokmaklarında, karşıkinin bir göz kırpışı berikini kaçırmaya yetiyor; hele bir söz edecek olsa, öteki kapısını kapamış gözden yok olmuştur, biliyorum. Açacak kapıyı gene elbet, bu öyle bir oda ki, bırakılamaz belki de. Biri ötekine benzemese bu kadar, rahat olsa, ötekine bakmıyormuş gibi davransa… odayı düzene sokacak yavaş yavaş, herhangi bir odaymış gibi; ama hayır, o da kendi kapısının önünde öteki gibi davranıyor… Kimi vakit ikisi de kapının ardına kaçmışlar ve bu güzel oda bomboş kalıyor. Devamı>

Geceleyin

Kafka

Gömülmek geceye. Bazen düşüncelere dalmak için baş eğilir ya, işte öyle, düpedüz gömülmüş olmak geceye. Çepeçevre insanlar uyumaktadır. Ufak bir oyunculuk, masum bir kendini aldatış, sanki evlerde uyumaktadırlar, sağlam yataklarda, sağlam çatılar altında, döşekler üzerinde boylu boyunca uzanmış ya da büzülmüş, çarşaflar içinde, yorganlar altında, gerçekte bir araya gelmişlerdir, o bir vakitler ve sonraları olduğu gibi çöl bir yerde, açıkta bir konak, sayılamayacak kadar insanlar, bir önder, bir kavim, soğuk bir gök altında, soğuk topraklar üzerinde, önce ayakta, şimdi savrulmuş yerlere, alınırlar kollar üzerine bastırılmış, yüzler yere doğru, sakin soluyarak. Devamı>