Category Archives: Deneme

Nora Nare Hoy Nare

nh“Yurttaş olmak” başlıklı yazı dizisine devam etmek ve “Kürt sorunu” gibi sert konularda samimi düşüncelerimi ortaya koymak borcum olsun.

Ancak izin verin bu hafta aynı günlerde çakışan Yeni Yıl’ın, Noel Yortusu’nun ve Kurban Bayramı’nın hakkını vereyim ve nispeten özel, nispeten hafif bir denemeyi siz dostlarla paylaşayım. Okumaya devam et

“Babalığın kutlu olsun”

“mutlu sun baba”AH

Hokkosu Nora’yı tembihlemiş, o da çocuk ekonomisiyle lafı bu hale getirmiş. “mutlu sun baba”.

Ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallarken, göz hizası, parmak ucunda masa hizasına gelen bir peri, bir pazar sabahı, kahvaltı masasında, kelebek elleriyle dürtüp seni böyle “mutlu sun baba” derse, elbette önce “Tanrı’ının bir mesajı mı?” diye düşünürsün. Sonra her fırsatta düştüğün hayal dünyasından çıkar, “Şimdi bizim mutlulukla ne işimiz var dersin, ne demek istiyor bu çocuk”… Okumaya devam et

Hassas Kalp ve Titiz Ahlâki Değer

cheguevara.jpg

Che, Kübalı devrimciler arasında her tür imtiyazdan sakınan birisi olarak tanınıyordu. Kendisine özel karne uygulamalarını, nispeten gösterişli evleri ya da diğer lüks tüketim malzemelerini ahlâki değerleri dolayısıyla reddeden bir örnek olduğunu daha önce belirtmiştim. Karısının ya da çocuklarının bu gibi ayrıcalıkları karşılayabilecek güçleri olsa dahi kabul etmezdi. Bunların hepsi, sadece konuşup durmayan aynı zamanda yapan da birisi olma konusundaki tutarlılığının, onu böylesine saygı uyandıran bir figür yapan tutarlılığının da parçalarıydı. Yazışmalarında, eşi Aleida March da, Che’nin kendisi de onun bir yurtdışı seyahatinden satın almak için söz verdiği bir yüzükten söz ediyorlar. March anılarında, Che’nin bir mektubunda ülkenin yaşamakta olduğu sıkıntılar hâlâ ortadayken böylesine pahalı bir hediyeye para harcama konusunda kendisini bir türlü ikna edemediğini ve bu yüzden üzgün olduğunu yazdığını anlatıyor. Okumaya devam et

Epikuros

Epikuros

Epikuros, Atina’daki bahçesinde korkulara karşı konuşmalar yapardı. Tanrılardan, ölümden, acıdan ve başarısızlıktan korkmaya karşı konuşmalar.

Okumaya devam et

Hisseli Kıssalar

SİLAHLIM BENİM

Juan Antonio Medina evinde oturmuş televizyon izliyordu.Eduardo Galeano
Reklamlardan, ona göre, asla doğru dürüst bir fikir çıkmazdı, ama hiç de kötü olmayan bir cümleyle açılan bir reklam duydu:
“Sevdalı kadın, güvenli kadındır.”
Takip eden görüntüler küçük revolver ve tabancalar, sustalı bıçaklar, düşmanı yere yıkıp işini bitiren tozlar ve zor zamanlar için bayanın çantasına uygun ebatta başka taşınabilir aletler.
O zaman Juan Antonio yanlış duyduğunu fark etti. Reklam şöyle demişti:
“Silahlı kadın, güvenli kadındır.” Okumaya devam et

Öldüğünü herkes biliyor bir ben bilmiyorum

cetinaltan1Günlerimi, babamın öldüğü gerçeğini kavramaya çalışarak geçiriyorum.

Ölümle babamı birlikte algılayamıyorum.

Halbuki ölürken yanındaydım.

Zeynep’le Mehmet elini öpmüşlerdi.

En son ben gelmiştim.

ahmetaltanAydınlık bir odada yatıyordu.

Yüzüne bakmıştım, huzurlu ve sakindi.

Son zamanlarda çok zayıfladığı için parmaklarının üstündeki kılcal damarların kabarıp görünür olduğu elini öpmüştüm, kendimi tutmaya çalışmama rağmen küçük bir dal kırılır gibi bir ses çıkmıştı dudaklarımdan. Okumaya devam et

Bir tılsımı vardır hayatın

Kopuk kopukBir tılsımı olmalı hayatın. Genç kızların telefon bekleyişlerinde vardır o tılsım. Birbirleriyle fısıl fısıl konuşmalarında:

– Önce elimi tuttu, sonra yavaşça kendisine doğru çekti…

O sırdaşlık. O iki sırdaş arasındaki on altı, on yedi yaş konuşmaları… Hayatın tılsımı tıp tıp tıp attırır yüreklerini; kahkahaları başka türlü, saç taramaları başka türlü; anneyle ortak, babaya söyledikleri yalan başka türlüdür.

***

Ya delikanlıların henüz bir yıllık tiryakiyken, efkarlı içtikleri ilk paket. Bir şey oturmaz içlerinde. Bir kız seviyorlardır. Gerçi kız da seviyordur kendilerini. Ama… Hayatın bir tılsımı vardır o “ama”da… Yüzde yüz kendilerinden geçerek bakarlar gerçekten sevdiklerinin yüzlerine… Öylesine bakarlar ki, bir daha hiç öyle bakamayacaklardır. Okumaya devam et

Muhammed’in Dublörü

Alcakligin-Evrensel-Tarihi-Jorge-Luis-Borges__32928111_0Müslümanların kafasında, Muhammed düşüncesi dinle o kadar sıkı sıkıya bağlantılıdır ki, Hz. İsa onların Cennet’te Muhammed’i kişileştiren biri tarafından yönetilmesini buyurmuştur. Bu temsilci her zaman aynı kişi olmaz. Okumaya devam et

İKİ KÜÇÜK NAR

NARNar, çocukluğumuzdu. Büyüdüğümüzde bile. Büyüyünce çocukluğumuzu yitirmemek için nar gerekirdi. Ben bir kez hatırlıyorum, başıma gökten bir nar düşmüştü. Onu elime alıp sevmiştim, çocukluğumu sever gibi. İki nar, iki arkadaş: Küçük kız çocuğu ile küçük oğlan çocuğu. Bakmaya, dokunmaya doyamazsın. Hem böyle bir nar görülmemiştir, hem iki açık nar tanesi, hem de içimizden gelenlerin, geçenlerin ve dahi geçeceklerin hayalhanesi. Nar sebepsiz değildir, nar içinden dışına doğru binlerce sebep taşır ki, birini bile elden düşerseniz nar kırılır. Okumaya devam et

23,5 Nisan

19012015100824-HXDMM_o

Sancılı on yıllardan çıkmış ulusun tarihinde çok önemli bir ak gündür 23 Nisan. Okumaya devam et

Mezuniyet Gecesi

“Gene gelirsiniz. Gene gelirsiniz”.

Karşılıklı bir aldanmanın peşinen mağlup hükmünde vedaya bakan bir cümle: “Gene gelirsiniz”. Mağlup, çünkü araya zaman girdikten sonra bu kente tekrar geldiğinizde. Ne bıraktığınız kent aynı kenttir, ne siz. Ne de biz! Okumaya devam et

“Dünyayı Utanç Kurtaracak”

Hrant

Hrant

Nazmiye Güçlü’nün “Nokta Kitap”tan denemeleri yayınlandı.

Adı pek çarpıcı: “Araba aldım kadın oldum.”

Bakın nasıl olmuş: Okumaya devam et

100. Doğum Yıldönümünde Kafka

Kafka

Kafka

“Bizi insan düşüncesi sınırının sonuna götüren yazar. Absürd sorununu tüm boyutlarıyla ortaya koyan yazar…”

Çağımızda varoluşçuluk akımında Jean-Paul Sartre’ın yanında anılan Albert Camus böyle diyor Franz Kafka üzerine.

Bir sav daha öne sürmek olası: İçinde yaşadığımız gerçekler absürd, absürd de gerçek olduğuna göre (ben bunu böyle algılıyorum), mutlak Kafka dünyanın gerçeğini tanımamıza, dünyaya dayanmamıza yol gösteren en önemli yapıtların yazarı. Bu görüşü Andre Gide de paylaşıyor. Şöyle diyor Kafka üzerine: “Anlatımların gerçekliği, insanın düş gücünü aşıyor.” Okumaya devam et

Kafka ile Yaşamak

Yaşam insanın yaşantı aradığı değil,
kendi kendini aradığı bir olgudur.
Cesare Pavese

Kafka için birkaç tümce söylemek isterken, neden Pavese?

Ama Kafka’nın kendi kendini arayışı, tüm insan örgütü içinde bireyin kendini arayışına en büyük, en zengin kaynak.

Sanırım Kafka’yı ilk kez Değişim öyküsü ile okudum. Onbeş yaşlarımda. Her böceğin daha önce insan olduğunu düşünecek kadar etkiledi beni. İnsanların yaşam ve toplumsal düzeni örgütlemekteki tutumlarının hepimizi bir böcek ya da Türkçe deyimi ile “koyun” kıldığını düşünemeyecek kadar gençtim. Okumaya devam et

“Aşk örgütlenmektir!”

Ece Ayhan’ın kostak delikanlısı, “kara kamunun” orta yerine bombasını atar: “Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler”. Tekinsiz Şair’in şiirin kendi hakikatine söylettiğini bir önerme olarak okumak mümkün. Aşkın tanımlarından biri. Hem de en hasından. Okumaya devam et

M. Vargas Llosa’dan: Neden Edebiyat?

Kitap fuarlarında ya da kitabevlerinde sık sık başıma gelmiştir: Efendiden bir adam yanıma yaklaşıp imza ister. Ya karısı içindir, ya kızı, ya da annesi. “Kitap okumayı çok sever,” der, “Edebiyata bayılır.” Ben de hemen sorarım: “Ya siz? Siz kitap okumaktan hoşlanmaz mısınız?” Yanıt çoğu zaman aynıdır: “Hoşlanmaz olur muyum, ama başımı kaşıyacak vaktim yok.” Okumaya devam et

Yaşasın Anlaşmazlık

"Karşısındakini kendinden daha yüksek bir mevkide sanan iki adamın karşılaşması." Paul Klee, 1903.

“Karşısındakini kendinden daha yüksek bir mevkide sanan iki adamın karşılaşması.” Paul Klee, 1903.

“Herkes aynı yöne çekseydi, dünya alabora olurdu.”
Yidiş atasözü

I

Düşüncelerimizin, fikirlerimizin, zevklerimizin, deneyimlerimizin doğrulanmasına ihtiyaç duyarız. Bu, bizim hem birey olarak hem de birbirimizle olan ilişkilerimizde kendimizi güven içinde hissetmemizi sağlar. Uyuşma ihtiyacı, gerçekliğe hükmeder. Güvenlik uğruna mutabık kalırız ve gerçeği feda ederiz. Uyuşmaya varmakla, toplu olarak her şeyi paylaşmış ve doğrulamış oluruz. Üzerinde uyuşmaya varamadığımız şeyler, soyutlanmış olarak kalır ve unutulur; bunların ortak kültür ve uy garlığımızın bir parçası haline gelmesi pek enderdir. Gündelik hayatımızın akışı içinde uyuşmayı bir rahatlık sayarız. Bir tartışma günün düzenini bozacaksa, uyuşmazlık çıkarmanın pek bir anlamı yoktur. Anlaşma, totaliterdir. Okumaya devam et

Emektir sevmek…

Sevgi Soysal, "Bakmak"

Sevgi Soysal, “Bakmak”

(…)

Güneşin hemen her gün, bir gencin ölüsü üzerine kapandığı bu günlerde, analar eyleme geçtilerse, bu yüzden geçtiler.

Çünkü, görülüyor ki, toplumumuzda gençliği seven, sadece analar. Bunda şaşacak bir şey de yok, çünkü toplumumuzda, gençlere emeği geçen, onlara emek veren, yalnızca analar. Onların ötesinde ”gençlik” sözcüğünü pek seven büyüklerimiz, yöneticilerimiz, gençleri sevmiyorlar, çünkü onlara emek vermiyorlar, daha güzel insanların oluşumuna hiçbir katkıda bulunmuyorlar.

Çünkü gençliği sevmek, ”gençliğe hitabe” yazmak değildir.
Gençliği sevmek, onların spordan bilime kendi başlarına harikalar yaratmalarını bekleyip, arada sırada gerçekleşiveren bu harikalarla övünmek değildir.

Gençliği sevmek, devlet kesesinden yapılanlar karşılığında ondan kendi hoşunuza giden şeyleri bellemesini, sizin kafanızı ve gönlünüzü hoş edecek davranışlarda bulunmasını istemek değildir.

Gençliği sevmek, boşa tükettiğiniz ve bir mirasyedi gibi harcadığınız umutlardan hicap duymadan, ondan ”ümit” olmasını beklemeye kalkışmak değildir.

Gençliği sevmek, ekonomisinden trafiğine, imarından planına, yönetiminden çarşı pazarına kadar tam bir keşmekeş içine soktuğunuz bu düzene başkaldırdığı zaman, ona ”anarşist” demek değildir.

Ne onun hayatının, ne de hayatın daha güzel olması için hiç emek vermeden ”ey türk gençliği” demek değildir gençliği sevmek.

Hiçbiri hiçbiri değildir. Hadi itiraf edin, gençliği hiç mi hiç sevmediğinizi. Ve siz ”agucuk” deyince o, ”gugucuk” yapmıyor diye, onu copladığınızı, kanına, canına girdiğinizi itiraf edin!

Ve analara, işte en çok bu yüzden hırçınlaşıp kinlendiğinizi itiraf edin! Edin de olsun bitsin! Merak etmeyin, analar işkence yapmaz.”

SEVGİ SOYSAL
Politika, 17.4.1976
Bakmak, İletişim Yay.

Ürperti, baş dönmesi ve bir nar içimdeki

Birhan Keskin (Fotoğraf: Muhsin Akgün)

Birhan Keskin (Fotoğraf: Muhsin Akgün)

Sonbahar ürpertisiyle geldi. Kızıl gri gökyüzü, yaprak hışırtısı, köpüklü nefti denizle. Okul kokusuyla elbet. Demli çaya, o çayı avuçta ısıtan, ince belli bardağa minnetle. Anımsayış ve hesaplaşmayla geldi sonbahar. Uykusuz gecelerin huzursuz sabahlarıyla.

Bir şeylerin arifesinde olma hissiyle geldi sonbahar. Okumaya devam et

Bir ilişki nasıl olmalıdır? (Birinci Manifesto)

1. Bir ilişki ilişmekle yetinmemelidir. Kıyıya, köşeye, ucuna veya kenarına oturmakla, oturuyormuş gibi yapmakla gemi yürütülmez. Üzerine oturulacak şey süngü bile olsa, tam anlamıyla oturmak şarttır.

2. Islak olmayan bir ilişki düşünülemez. Okumaya devam et

Şairlerle Hasbıhal (VIII): BEJAN MATUR

Ve bizi bekleyen küçük işaretler
İnsanın dünyaya çizdiği
Yukardan bakınca
Bir saban izi
Tek gözlü bir öküzün biçimlediği
Yalan durmuyor hiç.

Bejan Matur

Nasıl da önemlidir küçük hayatlarımız. Ertesi günümüz ve diğerleri nasıl da planlı, ajandalı, hatırlatmalıdır. Acaba katlanılmazı umabilmek için mi iş ayrıntılarını anımsatırız sürekli kendimize? Oysa çemberin dışına, azıcık yukarsına çıktığında kâinatın sonsuzluğundaki hakikatini anlarsın. Ya da dünya yalanını. Zaten her hakikat, bir yalan ayırdına dayanır. O yalanlardan çok öğrettiler okul sıralarında. Kimisi insanların eski zaman gerçekleriydi üstelik. Hani dünyayı düz tepsi sanırlarmış ya da öküzün üzerinde ilerlediğine inanırlarmış. Depremleri de öküzün sağa sola yalpalanması olarak açıklarlarmış. Ve biz gülerdik. Çünkü hesapta artık doğruyu biliyorduk. Oysa kim bilir daha kaç yalanı çekiyordu öküzler hayatın diğer alanlarında. Onları da okul sıralarından çıkınca öğrenecektik.

Küçük bir işaret işte
Toprağın dünyaya konu olduğu
Küçük bir bahçe.
Yalnız ağaçlar da yok artık
Ormanı çoktan geçtik
Bozkır
Tepelerin deniz isteğini sayıklar gibi
Dalgalanıyor. Okumaya devam et

Şairlerle Hasbıhal (VII): BİRHAN KESKİN

İlk benim yüzüme rastladınız, en eskiyim buranın.
Karnıyım dünyanın. yeryüzünün ağrısı bendedir.
Kum ve kayaç benim.

Birhan Keskin

Taş dile gelse ilk anımsatacağı zamansızlığıdır. Ezeli ve ebedidir o. He daim var olandır. “İnsan taş olsa çatlar” denilenlere, rızası hiç alınmadan tanık kılınandır. Gık demez, demediği her şeyle daha da hacimlenir. Dillenemeyen tüm acıları toplar içinde. Hani şu insanı “taş kesen” acıları. Minerallerine kadar ayrıştırılsa da taşın çözünürlüğü kimyanın değil, vicdanın konusudur o yüzden. Gözyaşı parçalar bir tek.

Issızlık bilgisiyim ben, sessizlik bilgisi.
Durmanın ve kalmanın büyük planıyım. Okumaya devam et

Şairlerle Hasbıhal (VI): İLHAN BERK

Artık uzun tuzlu yollar, güneşler, hep uzun tuzlu yollar, güneşler
Biliyoruz açıkhava okullarında derslere girmiş
‘Tanrıya Ölüm!’ diye yazmıştır karatahtalara
Ve ilk denklerini yapmıştır sürgünlüğün
Kara sürgünlüğün
Ama lambası hep yanık

İlhan Berk

Şair kısmı müfredatını en çok hayat okulu belirler, ders kitaplarının kapandığı yerde açılır hayatın konu başlıkları. Öğrenilenler tepkisini de beraberinde getirir, çünkü ders kitaplarının aksine hayat derslerinin ödevleri saha çalışması ister. Kabullenemediğin şeylerin varlığını inkâr edemeyeceğin noktalara getirir seni hayat. O noktalar aynı zamanda birer kavşaktır, sonunun nereye varacağını durduğun yerden kestiremediğin kavşaklardır hem de. Tam da bu yüzden kendi umut ışığını da yakman gerekir kaçınılmaz zifir karanlığa düştüğünde. Kimsenin mum tutamayacağı dipsizlikler de vardır kısmetinde.

Ve birden emeğin tarihinde en sevdiği renk: Kırmızı
En sevdiği çiçek: Sardunya
Ve en sevdiği söz: ‘Ancak fakir olan iyi şiir yazar.’
Artık çocukları durmadan çocukları okşar
Ve küçük su yollarına iner
(Sokakları dolaşan bir rüzgâr kalır mı der)
Biraz ağaçlar girer şiire Okumaya devam et

Şairlerle Hasbıhal (V): ECE AYHAN

Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı,
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür.

Ece Ayhan

Sorulara yanıt vermesi öğretilir aynı rengin aynı şeklin gölge suretlerine dönüşen “aslı gibidir” çocuklarına. Soru sormayı aklına getirmemesi de öğretilir doğası merak olan hayat çıraklarına çünkü esas olan yalan ustaları olmalarıdır mezun olduklarında. Sindirme müfredatı, ders saatleriyle sınırlı kalmaz, teneffüslere de taşar. Önce kahkahaların duyulmazlığıyla başlar ruh ölümleri. Sonra neden sorusunun hiç ama hiç hecelenmeyişiyle. Boşluk gözbebeklerine dolar ve cinayet tamamlanır. Ne sandınız, kansız ölümler de vardır.

Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:
– Maveraünnehir nereye dökülür?
En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:
– Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine!dir. Okumaya devam et

Şairlerle Hasbıhal (IV): GÜLTEN AKIN

“Rüzgârla ikimiz nece tenhayız”
dedi kraliçe
şekvaya sarılmış tatlı avuntuyla
uzak gibiydi geldiler yeni zamanlar
deli kraliçe nereye kaçabilir?

Gülten Akın

Hiçbir yere kaçamaz deli kraliçe. Adının önündeki sıfat engeldir kaçışlara. Yalnızca vardırmayan yollara çıkabilir olsa olsa, yolculuğun kendisini hayat kılarak. Hem öyle cismen uzaklara gitmesi de gerekmez. Kendini tenhalıkta rüzgârla bir tutana her bir an yolculuktur zaten. Uğursuzluğuna akıl sır erdiremediği yeni zamanlar gelip çattığında, en bildik yanına, deliliğine sığınır kraliçe çaresiz. Kraliçe dediysek öyle tacı tahtı da var sanılmasın. Her mekânın, her zamanın sürgünü devrik bir kraliçedir. Yaşar kendini deliliğinden bilmenin gönül rahatlığında. Dışarıdaki hiçbir yalanı içeri sokmayışının helal konumunda. Günahlarını ve sevaplarını eş değerde sırtlayabilmenin onurunda. Bir de kendini deli rüzgârdan bilebilmenin umudunda…

sesleri gür kocaman pabuçlar taşıyarak
şapkalar, tıraşlar, öfkeler taşıyarak
hep vardır dışarı, onlarındır
biz kullanmadık hiç zaman
eskidik ki kapıları açtılar Okumaya devam et

Şairlerle Hasbıhal (III): EDİP CANSEVER

Usul usul konuşuyorlar aralarında
Denize bakıyorlar bazen -çatalını gezdiriyor biri tabağında-
Gölgesi bir kış ölüsü
Karşıda yeni budanmış bir ağacın
-Olsa, başlangıçlar sona kalsa-
Kolyesiyle oynuyor kadın -tabağımda soyulmuş elma-

Edip Cansever

Sonsuz izleyicisi olmak hayatın. İnsandan insana akan en olası sıcaklıkların bilinciyle üşümek, bir çatalın çizdiği tabak sesinde. Başlangıçlar sona kalmıyor ne de olsa. Sona kalan donakalıyor ziyade, öğütürken birbirini ha bire. Bir tek doğa yeniler kendini sakınımsız. Ama bir kez üşümeye gör, yok oluşu yansıtır köklü bir ağaç da. Çünkü yaşadığındır gördüğün… Kolyelerden darağacı ipi yaparken kendine, artık çok uzağın olmuş o bildik yabancının önünde, ölürsün.

Saatime bakıyorum sık sık
Kapıyı gözlüyorum arada
Biraz soğuk mu geliyor ne -kapatır mısın-
Sinirli bir kırmızılık suya batıyor
Düşünüyorum, ansızın bir dost yüzü mü
Görmemişim de yıllarca. Okumaya devam et

Şairlerle Hasbıhal (II): CEMAL SÜREYA

Sesinde ne var biliyor musun
Bir bahçenin ortası var
Mavi ipek kış çiçeği
Sigara içmek için
Üst kata çıkıyorsun

Cemal Süreya

Çünkü bazı günler şehir küçülür; bıktırıcı, köhne bir tiyatro dekorundan ibaret kalır. Yokuşlar kısalır hatta. Bir tek deniz kendi gibidir bu sığlığın ortasında. O yüzdendir yüreği dar olanların vapura atlaması can havliyle. Kendini suya atar gibi bakması o çağıltılı köpürtüye. Hep daha üste çıkması. En üst açık… Bir parça gökyüzünde yâd edilebilecek hatıralar, beklenecek umutlar devşirmesi içinden. Ses diye çıkaramadığı ne varsa salar rüzgârlı boşluğa. İnsanlar sigara içtiğini zanneder. Ama zaten hangi sigara sadece sigaradır ki? Okumaya devam et

Şairlerle Hasbıhal (I): TURGUT UYAR

Sonunda o en diri anlamına varırım
Sonunda ölümün yaşamanın gelip geçmenin
Sonunda yaban denizlerin sürek avlarının
Sonunda

Turgut Uyar

Göz kırpımlık bir andır aymak, içindeki kırk birinci odayı bulmak, o bütün şifrelerin kırıldığı, bütün anlamların en dipteki öze soyunduğu. En çok da aramak için yaşar sanki insan, bulduğundan öte arama ediminin kendisidir, ömür diye geçirdiği. Ve deneyimlerden devşirdiği önceliklerle kendini sil baştan dokur bir zaman. Ana rahmi sonrası kendi kozasından çıktığı, arayışların sonlandığı yer ve andır burası. Mekânsız yer, zamansız andır. Sonsuz bir şimdidir, yerkürenin en merkezidir. Kovulan cennetin, araftaki kapı önüdür. Kapı tıklatılmaz bile, arafta olmak yeterdir.

Kuzuların o doğar doğmaz arayıp yediği
En güzel kuşları tüylendirip uçuran
Bir yere geliyorum boş tenekeler
Kirli sular bulanık sular temiz sular Okumaya devam et

Herkesin istanbul’u Kendine

Fotoğraf: Ara Güler

Gurbetçinin İstanbul’u

Doğduğu yerlerden beraberinde getirdiği bir avuç aitlik duygusu, o yörenin renkleri, kokulu otları, türküleri, takvim yapraklarından görüp hasret giderdiği dağları, bayırları. Ne oralı ne buralı olmanın zamanla kanıksanan burukluğu. Gurbetçinin İstanbul’u en çok anımsayışlar üzerine kurulu kocaman bir yanılsamalar topluluğu: “Bak hanım, şu tepe nasıl da bizim oralara benziyor.” Okumaya devam et

“Öldürmeyeceksin”den…

Öldürmeyeceksin

“Öldürmeyeceksin, sözü, başkasının canını yakmayacaksın gibi bir anlam içermez. Bu söz, ‘Kendini başkalarından yoksun bırakma! Kendi kendine zarar verme!’ gibi bir anlam taşır.” 

“Eline tutuşturulmuş silahla ateş edip düşmanları öldüren bir askere, aslında her zaman, toprağı elden geldiğince iyi bir şekilde ekip biçen köylüden daha büyük bir vatansever gözüyle bakılır, çünkü köylünün yaptığı için yararını yine kendisinin gördüğü düşünülür. Ve ne acayiptir ki, bizim çapraşık ahlak anlayışımızda bizzat sahibine iyiliği dokunup yarar sağlayan erdem kuşkuyla karşılanır hep.”

“Barış bir idealdir, barış dile gelmez ölçüde karmaşık bir neşedir; şöyle bir üflemek canına okumaya yeter. Birbirine muhtaç iki insanın bile gerçek barış içinde yaşamaları seyrek karşılaşılan bir olaydır, üstesinden gelmek ahlak ve düşün alanındaki diğer bütün uğraşlardan daha güçtür.” Okumaya devam et

Albert Camus

Albert Camus

Yazarlara önce yazdıkları kitaplar sayesinde hayran oluruz elbette. Yıllar geçtikçe o kitapları ilk okuduğumuz dönemle, günlerle ilgili hatıralarımız ve kitabın bizde uyandırdığı ve ilk başta fark etmek istemediğimiz özlemler ve duygular, kitapları ilk okurken duyduğumuz hayranlıkla birleşir. Artık o yazara dünyanın içimize işleyen bir resmini bize sunduğu için değil yalnızca, hayatımızın ve ruhsal gelişimimizin bir parçası olduğu için de bağlılık duyarız. Benim için Albert Camus, Dostoyevski gibi, Borges gibi bu tür temel yazarlardan biridir. Bu iki yazar gibi Camus de felsefi ve metafizik eğilimleriyle genç okurlara dünyanın ve hayatın anlamlandırılmayı bekleyen çekici şeyler olduğunu ve bu anlam verme işini yapmak isteyen edebiyatın -hayat gibi- sınırsız imkânları olduğunu sarsıcı bir güçle hissettirir. Gençken bu yazarları uygun bir iyimserlikle okursanız, siz de onlar gibi yazar olmak istersiniz. Okumaya devam et

Gül ve Dinamit

Gül ve Dinamit

Hıristiyan romanı gibi bir şeyin olduğu düşüncesi duygulandırıcı, ama ne yazık ki sağlıklı bir düşünce değildir. Geleneksel bir tutumu izleyen Hıristiyanlar, Hıristiyan sanatçının yazdığı romandan amentünün ( kateşizm ) edebiyat yoluyla doğrulanmasını bekler, mutluluğun düzende saklı yattığını kanıtlamasını isterler. Böyleleri bana, her Tanrı’nın günü hekime koşan sağlıklı kişiler gibi görünür hep. Kalp atışları hâlâ düzenini koruyor mu? Sindirim ve dolaşım sistemleri hâlâ düzenli çalışmakta mıdır? Hekim de: “Hiç kuşkunuz olmasın! Hiç kuşkunuz olmasın!” diye yanıtlar soruları, sabırsızlığını belli etmekten kendini zorla alıkoyarak; ne de olsa ekmeğini bu yüzden kazanmaktadır, kendisine başvuran özel hastalarına kollayarak davranması gerekir. “Turp gibisiniz maşallah!” Bunun üzerine, söz konusu kişiler rahatlayarak ayrılır hekimden. Ama yine de içlerine bir kuşku düşer: Ya hekim kendilerinden bir şey gizlemişse? Evet, gizlemiştir de, ileride yakalarına yapışmasını önleyemeyecekleri ölümü onlardan gizlemiştir. Okumaya devam et

Birhan Keskin | Bize senden kocaman bir kalp kaldı (Görsel)

Tam boyut için resme tıklayın

Okumaya devam et

Tezer Özlü | Yaşamla ve ölümle hesaplaşmak için yazıyorum (Görsel)

Dikkat! Kitap!

Dikkat! Kitap!

Bir kimsenin belli bir kitabı canla başla ele geçirmek isteyişi ve sonra kitaba dalarak kendini unutuşu, okumanın düşünsel yüce bir aşamada bir süreç olduğunu kanıtlar. Basımevlerinin siyah boyasına bürünmüş kitabın bir yerinde beyaz üzerinde siyah, diyelim şöyle bir cümleyle karşılaştı okuyucu: “Yeşil mantosunun yakalığı üzerine gevşecik dökülmüş siyah saçlarını gördü…” Hemen bu cümlenin ardına düşer, bir başka dünyanın kapısından ayak atar içeri, işitmelerin, koklamaların, aç kalmaların kendisini beklediği bir dünyadır bu; iki yüz, üç yüz sayfa boyunca minicik harflerin peşinden yürüyüp gider; adeta uzun bir iplikten fazla bir şey değildir söz konusu harfler, incecik, kolaylıkla kopabilen bir ipliktir. Kendini içinde bulduğu labirentte okuyucunun önüne düşer iplik, onu çekip götürür; ancak kitaptaki en son harfi okuduktan sonradır ki, iplik kayıp gider elinden. Okumaya devam et

Borges ile Düşde

Ferit Edgü

Orda, yanıbaşımda oturuyordu. Küçük çalışma odamda. Ben yazı masamın başında; o, eski, bir zamanlar, eşimin Hollandalı büyükbabasının eskittiği deri koltukta.

Elinde, mavi-beyaz Delft porseleni bir fincan vardı. Kımıldamıyordu. Susuyordu.

Arada bir, elindeki fincanı dudaklarına götürüyordu. Fincanın içinde ne vardı, bir şey var mıydı, bilmiyorum. Bir ara, iki yudum arasında, başını bana doğru çevirip, görmeyen gözleri görür gibi şöyle dedi:

Körlerle ilgili öyküler yazıyormuşsunuz, doğru mu bu?

İki öykü yazdım, dedim. Hepsi bu.

Nasıl yazabilirsiniz? dedi. Bu yaşta, hem de körlüğü yaşamadan.

Düşledim, dedim.. Devamı>

Platon’un mağarasında

 

Susan Sontag

İnsanoğlu hiç değişikliğe uğramadan Platon’un mağarasında oturmuş, hala asırlık alışkanlığını, sadece gerçeğin görüntüleriyle oyalanmayı sürdürüyor. Oysa fotoğraflarla eğitilmek daha eski, daha zanaatkarca görüntüleriyle eğitilmeye benzemez. bir kere, çevremizde dikkatimizi çeken görüntüler çok daha artmış bulunuyor. fotoğraf 1839′da icat edilmiş, o günden bugüne de hemen hemen her şeyin fotoğrafı çekilmiştir ya da bize öyle gelmektedir. fotoğraflarla gören gözün bu doymazlığı mağaradaki yani, dünyadaki tutsaklığımızın koşullarını değiştirmektedir. Bize yeni bir görsel şifre sağlamakla fotoğraflar bakılmaya değecek şeylerle bakmaya hakkımız olan şeyler konusundaki görüşlerimizi değiştirip genişletmektedir. Fotoğraf görmenin dilbilgisi ve daha çok önemlisi; görmenin etiğidir. Fotoğraf girişiminin en göz alıcı sonucu bize bütün dünyayı -bir görüntüler antolojisi olarak- zihinlerimizde tutuyormuşuz duygusu vermesidir. Devamı>

‘Ben bayağıyım ama, yazdıklarım öyle değildir…’

Kalabalıklarla sanatçılar arasındaki o gerilimli alanda gezinen duygular, sanırım, kolayca tarif edilemeyecek kadar karmaşıktır; kalabalıklar hem hayranlık duyar hem küçümserler, hem sever hem kızarlar, hem beğenir hem kıskanırlar, hem çok akıllı bulur hem çok saf olduklarına inanırlar. Devamı>

Geceleyin

Kafka

Gömülmek geceye. Bazen düşüncelere dalmak için baş eğilir ya, işte öyle, düpedüz gömülmüş olmak geceye. Çepeçevre insanlar uyumaktadır. Ufak bir oyunculuk, masum bir kendini aldatış, sanki evlerde uyumaktadırlar, sağlam yataklarda, sağlam çatılar altında, döşekler üzerinde boylu boyunca uzanmış ya da büzülmüş, çarşaflar içinde, yorganlar altında, gerçekte bir araya gelmişlerdir, o bir vakitler ve sonraları olduğu gibi çöl bir yerde, açıkta bir konak, sayılamayacak kadar insanlar, bir önder, bir kavim, soğuk bir gök altında, soğuk topraklar üzerinde, önce ayakta, şimdi savrulmuş yerlere, alınırlar kollar üzerine bastırılmış, yüzler yere doğru, sakin soluyarak. Devamı>