Category Archives: Hikâye/Öykü

Ölüler Uzar

yalcintosunUzanamadığım lavabolardan, yüksek merdivenlerden, büyük gelen ayakkabılardan, binemediğim tramvaylardan, bitmeyecek gibi gelen koridorlardan, korkunç duvarlı hastanelerden, gıdısı sarkmış ve kırmızı dudak boyalı hemşirelerden, ucuz boyalı sarı saçlarıyla kahreden sıska hemşirelerden, anlayışı bol ve kalantor doktorlardan, sinirli ve sabırsız doktorlardan, yeşil haplardan, pembe haplardan, kırmızı haplardan…

“Eser, Esercim lütfen aç ağzını. Bak, içmen gerekiyor bu hapları. Nükhet Halan ta Londra’lardan buldu getirdi bunları. Neden böyle yapıyorsun? Baban görürse dar eder bize dünyayı bak gene. Eser senin bu yaptığına oyunbozanlık denir. Hadi güzel oğulcum, aç…” Okumaya devam et

“Olağanüstü Bir Gece”den…

(…)

StefanZweig.jpgŞu anda tekrar somutlaştırmaya çalıştığım, o zamanlar olduğum kişinin de kendisi, başkalarının inandığı gibi mutlu bir insan olarak kabul edip etmemiş olduğunu ise artık bilmiyorum, çünkü şimdi o maceradan tüm duygularımla çok daha dolu ve tatminkâr bir anlam beklerken geçmişe dönük her türlü değerlendirme bana olanaksız görünüyor. Fakat neredeyse tüm isteklerimin yerine geldiği ve yaşam karşısındaki beklentilerimin karşılıksız kalmadığı o dönemde kendimi hiçbir biçimde mutsuz hissetmemiş olduğumu da kesinlikle söyleyebilirim. Ne var ki kaderin tüm beklentilerimi yerine getirmesi ve benim de bunun ötesinde hiçbir şey talep etmeyişim bir alışkanlık haline geldiğinden bu hal giderek yaşamımda bir heyecan eksikliğine ve cansızlaşmaya yol açtı. Okumaya devam et

Devlerin Ölümü

sabahattinaliÇok, çok eski zamanlarda, bundan yüz milyonlarca yıl evvel, dünyamız henüz bilginlerin “ikinci devir” adını verdikleri çağlarda iken, yeryüzünde birtakım kocaman, korkunç devler yaşamakta idi. Bugün bildiğimiz hayvanların çoğu o zamanlar daha ortada yoktu. Okumaya devam et

Nâzımsever Küçük Komünistin Hikâyesi

Çocuktum, galiba ilkokul öğrencisiydim. Bir kış akşamıydı. Bilmiyorum hangi vesileyle, annem Nâzım Hikmet’le ilgili kendi küçük hikâyesini anlatmıştı bana: Okumaya devam et

Ben, Annem ve Komşu Kadın

kvd

(Fotoğraf: Seda Öz) “Dışarıdaki delilerin” çektiği fotoğrafları “içerideki delilere” yolladık, Onlar da bu fotoğraflara öyküler yazdı. Yazılan öyküler birikti ve kıyıya vurmaya başladı. Ve hapsedildiklerinde bile düşlerini, umutlarını, gülüşlerini yitirmeyen özgür dalgalar, dışarıdaki delilerin de rüzgârıyla kıyılarımıza bıraktı öykülerini. Böylece şu an elimizde tuttuğunuz “Kıyıya Vuran Dalgalar” oluştu. (BKZ- Dipnotlar.)

Yavru bir köpek gibi inliyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse biraz da abartıyorum, benimle ilgilensinler diye. Oda karanlık, perdeler de kapalı olduğundan içeri hiçbir ışık sızmıyor, gece katlanarak karanlığa boğuluyor. Buna alışık olmam gerek biliyorum, ama alışamıyorum. İniltilerim kardeşlerimin horlamalarına, nefes alışverişlerine karışıyor. Her gece aynı. Annem ve babam diğer odada yatarken kardeşlerimle ben aynı odada yerde yatıyoruz. Evin en küçüğü ben olduğumdan gece üzerimi örtecek yorganı zar zor buluyorum. Hasta olduğumdan kaç gündür ortalarda yatıyorum, bu avantaj mı dezavantaj mı bir şey diyemeyeceğim. Öyle ki bazen nefes almakta zorlandığım oluyor. Abartılı inlemenin bir nedeni de bu. Uyansınlar ki biraz açılsınlar, nefes alayım. Ama asıl neden karanlıktan korkuyor olmam. Okumaya devam et

Pembe

Cezaevimizin sigortası, garip gurebanın babası, kötülerin hasmı, iyilerin dostu, çok saygdeğer Müdürüm…

Benim hayatımı pembe renk yaktı. Pembe sebebiyle tahrip oldum, pembe yüzünden kader mahkûmu oldum… Ben ne zaman pembe görsem kötü olurum, bir acayip olurum, hatta bazen öyle olurum ki gözüm kararır, başka bir âleme geçerim, o âlemde kendimi kaybederim, adeta deliririm…

Maruzatıma geçmeden önce ben bir anlatayım, siz dinleyin, ona göre kararınızı verin.

Ben bir gözümü pembeye verdim…

Anneannem huysuz ve yalnız bir ihtiyardı. Çocuklarını, gelinlerini, damatlarını her nedense hiç sevmezdi, onları ne zaman görse küfrü basardı. Onun için şu dünyada varsa yoksa torunlarıydı. İki sokak aşağıda, sessiz sedasız yaşadığı evinde biz torunlarına leziz börekler, pastalar, yemekler yapar, gözleri had safhada bozuk olmasına rağmen envai çeşit kazak, eldiven, atkı, çorap örerdi… Okumaya devam et

Bir Bacağını Kaybeden Kuşun Hikâyesi

Eduardo Galeano

Eduardo Galeano

Artık yavruları yumurtalarını kırmış, başlarını yuvadan uzatarak çığlıklar atıyorlardı. Tenquita onlara yiyecek bulmak için uçtu. Colcgagua’da kıştı ve kar bir ayağını dondurdu. Kuş itiraz etti:

– Neden beni topal bıraktın? Okumaya devam et

Narlı Bahçe

Ayfer Tunç

Ayfer Tunç

Narlı Bahçe’yi arıyordum.

Hangi coğrafyaya ait olduğunu bilebilsem yollara düşmeye hazırdım. Ama bir türlü hatırlayamıyordum: Batıda mıydı Narlı Bahçe, doğuda mı? Uzun yolların ucunda mıydı, burnumun dibinde mi? İçimde miydi, dışımda mı? Var mıydı, yok muydu? Okumaya devam et

Mahallenin Bazı Ölüleri

Zabıt Kâtibi Zeyyat Bey

Henüz tam kaybolmadım ben. Kalabalığın arasında hâlâ farkıma varıyorlar. Kimisi “Nasılsın beybaba?” diyor. Şimdikiler daha kaba. Oysa ilk geldiğimde ağzımdan “muhterem ve valide” laflarını düşürmezdim. Uçup gitti o zatı şahaneler. Kaldık yeniyetmelerle. Üstelik bu kalabalık meydan ve ayakta geçen bu zamansız bekleyiş yeniden öldürecek beni. Bir an önce tamamen unutulmayı ve çaydanlıktan sıyrılan buhar gibi tepedeki deliklerden kaybolmayı istiyordum.

Güneşi severdim. Bunu hiç sormadılar. Üstelik hiçbir şey sormadılar. Ekşi ayran tadında bir bulantıyla burada buldum kendimi. Okumaya devam et

Eşkenar Cehennem

Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra

Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra

Akşam yemeğinden sonra annemle bulaşıkları kaldırıyor, ortalığı toparlıyorduk. Annem “Hiç olmazsa kadıncağızın yaşlı annesi…” diye konuyu yeniden açınca, “Hayır anne!” diye bağırdım, çünkü bu saçmalığa bir son vermek gerekiyordu. “Hayır diyorum sana, hayır!” Süngeri olanca gücümle pencerenin önündeki menekşeye doğru fırlattım. Zavallı çiçek köpük içinde kaldı.

“Milletin iyilik meleği kesildin yine!”

Bir elim boğazımda sımsıkı, diğerinin ucundan yere köpük damlıyordu.

“Ama ben iyilik falan yapmak istemiyorum. Anladın mı anne!” Elimi boğazımdan çektim, yumruk yapıp şakağıma vurmaya başladım. “Anlıyor musun?” Sonra, “Öldüyse öldü!” dedim, “Kurtulmuş işte! Ben de ölsem de kurtulsam!” Okumaya devam et

Kırıldık

Çıt diye kırılıyor iki insan. Bir vakit kaynadıkları yerden. Kimse duymuyor. Arabalar geçiyor sokaktan. Çocuklar koşuyor. Küfrediyor biri. Bir kadın camdan bağırıyor mahalle bakkalına: “Kadir, iki ekmek!” “Tamam, abla! Hemen!” Pof diye bir torba iniyor gökten yolun ortasına, başka bir kadın her gün aynı saatte çöp torbasını atıveriyor mutfağın camından. Kimse duymuyor o incecik kırılma sesini, hayatın gürültüsü patırtısı içinde. Bir tek ikisi. Okumaya devam et

Sumru

Hayatımın meselesini çözdüm. Meğer mutluluk öğlenleri sumru beslemekmiş benim için. Sumru kelimesi Arapçadan geliyormuş. Sim, yani gümüş ve ru, yani yüz köklerinden türemiş, gümüş yüzlü anlamında.

Sumru kadın adı diye etrafıma toplaşanların hepsine kadın ismi verdim. Okumaya devam et

“M Tipi Kapalı”

Harç koymuşlar.

Kumu göz telden geçirip elemişler.

Sonra çimento. Su var.

Harç koymuşla taşlara. Bazen briket. Küf kokuyor. Üst üste. Yükselmiş.

Duvara terazi tutmuş biri. Şakul ve ip. Birisi kulağının ardından sıyırdığı kalemle hesabı yapmış.

Metraj = Yapılan duvar alanı – minha.

Yükselmiş. En üste diken ve tel. Yaylaya gitmişler de tuğlu dikenleri toplamışlar sanki.

Geride duvarlar, duvarlar. Demir. Kapı. Çelik. Şeritler. Ki. Litler. Okumaya devam et

Seyirciler Yokuşu

Bir ölümü her gün yeniden yaşar
Camlara yapıştırılmış yüzler gibi
EDİP CANSEVER

Yaşlı Adam, Monte’den çağlarca uzak bir yerde yaşadığı halde, Monte saatiyle tam altında kendiliğinden uyandı. Bu onun için bir alışkanlığa dönüşmüştü. Gerinmedi. Kalktı. Uzun koridoru geçip banyoya girdi. Temizlenmesi kısa sürdü. Üzerinde zebra desenli bornozu, koridorun sonuna yöneldi. “Monte Meydanı’na İnen Seyirciler Yokuşu Başındaki İlk Ev” adını verdiği odaya girdi. Çerçevesi bir pencereninkini andıran kocaman bir Monte fotoğrafının asılı olduğu duvara bitiştirilmiş masaya oturdu. Gözlerini kısarak fotoğrafı incelemeye başladı: Renkler giderek canlanıyor, ayrıntılar daha da belirginleşiyordu. Monte’de sabah oluyordu. Okumaya devam et

Gölde

Sema Kaygusuz

Sema Kaygusuz

Sandaldan kolunu sarkıtmış, kendini gölün okşayışına bırakmıştı. Gözler kapalı. Gözünün içinde gölden yansıyan ışığın kırmızı gölgesi. Bir gülümseyiş ki gamsızlara özgü hem, hem de çok çekmişlere… Kar tanelerini andıran kristal çiçekler vardı bir de. Hani gözünü kısarak güneşe bakınca milyonca çoğalan. Salıncaklanan bir sandalda, doğadan gelen seslerin alçalıp yükselişini dinlerken, çıplak yerlerine küçük fiskeler atıp hızla uzaklaşan bir dolu kanatlı böcek uçuşuyordu havada.

Ama yeterince yalnız değildi sandalda. Küreklere her asılışında “ınnnh” diye bir ses çıkaran gürültülü bir adamdı yanındaki. Gözünü bir açtı ki, adam kan ter içinde. Burun delikleri genişlemiş, alnında güneş yanığı. Bu tekinsiz sessizlikte kadın ile adam tek söz etmeden ilerliyorlardı. Okumaya devam et

Kırlangıçlar

Sabahattin Ali

Sabahattin Ali

Şehrin kıyısında, ufacık bir derenin kenarında, dalları suya sarkan ihtiyar bir söğüt ağacı vardır. İlkbaharın başlangıçlarında bu söğüdün dallarına bir dişi kırlangıç gelip kondu; derenin bir başından bir başına yıldırım gibi uçan, beyaz göğüslerini suya dokundurarak şeffaf kanatlı küçük böcekleri yakalayan diğer kırlangıçlara bakmaya başladı. Başını hafif hafif sallıyordu. Derin düşüncelere daldığı belliydi.

Söğüdün dalları hışırdadı. Bir erkek kırlangıç geldi, dişinin karşısındaki dala kondu.

Kırlangıçlar arasında pek teklif yoktur. Uzun uzadıya takdim filan edilmeden konuşmaya başladılar ve pek az sonra da ahbap oldular. Evvela havadan, sudan bahsedildi. (İki kişi birbirlerini yeni tanıdıkları zaman havadan sudan bahsetmek âdettir.) Fakat biraz sonra erkek bir iki dal ileri geldi, dişi daha az çekingen bir hal aldı.

Muhabbeti kaynattılar. Okumaya devam et

Kemikler

Kent, duvar dipleriyle dolu. Savunmasız insanlar sığınmak için bir duvar ararmış kendilerine. Hayır. Duvar, kaçacak yer kalmadığında toslanan engeldir onlara. Sonrası, kırılan kemiklerin, kanırtılan ellerin sesi… Gövdede zorla açılan geçitler, gerilip yırtılan deri… Acıyla kendini var eden beden, kızıl göller biriktirir kirli zeminde. Karanlık boyunca kendisine tutunan elleri, dayanan başları, dertop olup sığınan bedenleri soğukça dışlar duvar.

Seyrüsefer, Galata’dan aşağı inen daracık bir sokak. İki kişi yan yana gelip kollarını açsa parmak uçları yapı duvarlarına dayanır. Bu sokakta bir meyhane. Kaldırıma taşmış masalardan birinde üç kişi. İkisi (deneyip yanıldıklarından bilirler) polis copuna dayanamayacak kadar yaşlıdır. Üçüncüsü ise ayaklı bir çerçevede masanın üzerinde durmaktadır. Genç. Yirmilerinin sonunda belki. Daha da yaş almayacaktır. 1970’lerden güneşli bir günde aynı anda bakmaktadır bugüne ve herkese. İhtiyarlar temiz giyinmişler doğrusu. Yamalarını yaraları gibi kapatmışlar ayalarıyla. Eller talimlidir, gün boyu yamaları takip edip olanca doğallığıyla örter. Eller temiz, yüzler temizdir. Bir güzel amca’lık1 vardır bu yüzlerde. Bıyıkları ve sağ elde iki parmakları tütün saklar belleğinde –baktıkça sarı hatıralar anımsanır. Okumaya devam et

Hayatımın En Güzel Günü

Uzanmışlardı. Kadın başını adamın koluna yaslamıştı. Eli göğsünün üstündeydi. Derin nefes aldı, Her şey tam da olması gerektiği gibi, diye geçirdi içinden, mutluluk bu.

Yine de, Bana onu anlatsana, dedi, Kimi, dedi adam, Hani geçen gün söz etmiştin ya, neydi adı, Eva? Evet, dedi adam, nesini anlatayım? Bilmem, nasıl tanıştınız, niçin ayrıldınız, ne geliyorsa aklına. Okumaya devam et

Bıyıklarına Ağlayanın Öyküsü

Faruk Duman

Faruk Duman

Babamın bıyıklarını kopardılar. Sanırım alacaklılardı. Akşamüstü gelmişlerdi. Babam, sedirin üstünde bağdaş kurmuş oturuyordu. Elinde bir tespih. İri taneli. Kehribar. Bacaklarında mavi kumaştan, tertemiz bir pantolon. Beyaz iplikten dikiş yerleri. Koca yakalı bir gömlek; babamın üstünde, sanki yüz yıldır orada. Ama daha o kadar olmamış babam doğalı; bıyıklarını kesmemiş hiç; her gün kolalarmış; devasa bir kılıç gibi, ağzının üstünden iki yana uzanan dehşetli bıyıklar. Yıkandıktan sonra uzun, upuzun sarkan. Sarkıp babamın kucağında duran; zeytin tanelerinden yapılmış bir tespihi andıran. Okumaya devam et

Şehir Rehberi

Bu berbat şehirde görüp görebileceğiniz en güzel şeyin terk edilmiş bir fabrikanın kara yıkıntısı olması  saçma ya da gülünç mü? Değil! İnsana özgü bir yavaşlığı, sakarlığı hatırlatan tek şey bu yıkıntı çünkü. Şehirde otomobiller, yollar ve binalar, sonunda bütün sıcaklıkların evrenin ölgün sıcaklığıyla aynı olacağı bir geleceğe doğru son hızla gidiyor, uzanıyor, yükseliyor. Okumaya devam et

Anlamayan Kadınlar

Barış Bıçakçı

Barış Bıçakçı

Manav elmaları tarttıktan sonra yıkayıp bize uzatmıştı. Tam mevsimiydi. Sokaklarda dolaşıyorduk. O da bana âşık mı, bilmiyordum.

Elmayı ısırırken ağzı elmanın ardında kayboluyor, burnu belirsizleşiyor, gözleri kalıyordu yalnızca.

Acelesiz, tadını çıkararak yürüyorduk. Ben bazen ellerimi pantolonumun ceplerine sokuyordum, o da sağ eliyle sol dirseğini tutuyordu.

Yerler atkestaneleriyle doluydu, bazılarını düşerken görüyorduk: Dikenli yeşil kabukları patlıyor, parıldayan kahverengi meyve çıkıyordu ortaya. Her şeyde bir sihir vardı. Okumaya devam et

Keşke

– Benden hiç yardım bekleme, dedim.
– Kimseden yardım beklediğim yok, dedi. Bugüne değin kendim kazanıp kendim yedim.
– Ama kazandığın başkalarına yermedi. Bu nedenle de bir yuva kuramadın, bir kadının yok, dedim ona.
– O ayrı bir konu, dedi. Yardımla ilgisi yok. Ben boyuma göre birini bulamadım, hepsi bu.
– Peki aradın mı?
– Hayır, aramadım. Böyle biri olsaydı, o gelip beni bulurdu.
– Sen aramadığın sürece kimse seni bulmaz, dedim ona.
– Keşke! oldu aldığım yanıt.

FERİT EDGÜ
İşte Deniz, Maria
Leş -Toplu Öyküler-

Sel Yayıncılık

Pazar Arabası

Barış Bıçakçı

Barış Bıçakçı

“Bak,” dedi babam kardeşimin üç tekerlekli bisikletinin dingilini gösterip, “tam buradan kaynak yaptıracaksın.” Diğer eliyle de yerde duran kalın metal çerçeveyi gösteriyordu ya, ben bir türlü aklımı ona, söylediği şeylere veremiyor, kendimi aptal gibi hissediyordum.

Hep böyle oluyordu. Babamla birlikte bir iş yaparken…

Banyonun musluğu bozulduğunda suyu kapatmak için bodruma iniyordum ve vananın saat yönünde mi yoksa ters yönde mi kapandığını unutuyordum. Yukarı çıktığımda babam şaşkın ve kızgın, bana bakıyordu. Salonun avizesinin zincirini kısaltırken avizeyi bir türlü babamın istediği yükseklikte tutamıyordum. Termosifonu tamir ederken pense yerine kerpeteni uzatıyordum; bir yayı yerleştirmeyi, babamınkinden daha ince ve uzun parmaklarım olduğu halde, beceremiyordum. Aklım hep başka yerde oluyordu. Okumaya devam et

Güvercinler

Ferit Edgü

Ferit Edgü

Ustamın anısına

Abi, dedi, sende de böyle oluyor mu, göğüs boşluğunda güvercinlerin kanat çırptığını duyuyor musun? Onlar kanat çırptıkça tıkanır gibi oluyor musun? Bu çok hoş bir duygu abi. Bir gün, belki soluğum kesilip ölebilirim. Ama gene de çok hoş bir duygu bu abi. Yüreğin çarpar, şakaklar zonklar, başın döner, ayakların yerden kesilir. Çünkü içindeki güvercinler, durup dururken kanat çırpmaya başlamıştır. Bilmem sende de oluyor mu abi?
Bir zamanlar olurdu, dedim. Ama nicedir yok.
Aynen anlattığım gibi mi oluyordu abi? diye sordu. Böyle, güvercinler, sanki hep senin içindeymişler de, uyuyorlarmış da birden uyanmışlar, sevinçle kanat çırpmaya başlamışlardır.
Böyle mi olurdu abi?
Hemen hemen, dedim. Anlattıklarına yakın. Kiminde güvercin, kiminde kırlangıç, kiminde serçe.
Yok abi, dedi. Güvercinin kanat çırpışı öbürlerine benzemez.
Kırlangıç süzülüp geçer. İnce kanadının bir ucu değip sarhoş eder seni, ama çok geçmeden ayılırsın. Serçe ise, çocukların bağrında kanat çırpar. Yoksul, öksüz çocukların. Bunları güvercinin kanat çırpışıyla karıştırma.
Güldüm.
Ben seni balıkçı biliyordum, meğer kuşbazmışsın, dedim.
Ne ilgisi var abi? dedi. Kuşbazlıkla şimdi bunun ne ilgisi var.
Ya ne ile ilgisi var? dedim.
İnsanlıkla, dedi. Okumaya devam et

Nihal yorgun

Karga kocaman bir çığlık attı.

Paletlerin altında kalan tek kanadı inat etti kopmadı gövdesinden. Toprağın bile taşımakta zorlandığı bunca ağırlığı sırtlandı. Metal dişliler gürültüyle döndü. Kâğıttan ince oldu kanat. Kopmadı. Öteki kargalar zırhlının etrafını çevirdi. Havada dört dönerek, koskocaman çığlıklar atmaya başladı. Aralarından en cesuru gagasıyla zırha sert bir pike yaptı, toprağa çıkarıldı. Gagası kapanmadı bir daha. Ağzı toprak doldu. Ciğerleri havasız kaldı. Silahlar ateşlendi. Kargalar çıldırdı. Çığlıkları rüzgârı uyandırdı. Rüzgâr yerde ne varsa havalandırdı. Toz-toprak, çer-çöp ve kurumuş yapraklar etrafı sardı. Kurumuş yapraklar ağaçlara kadar uzandı. Okumaya devam et

Her şey bir at sineğiyle başladı

Müge İplikçi

Müge İplikçi

Bu kentin kuruluş efsanelerinden biri şöyle başlar: “İO isimli bir genç kızla Zeus’un gizli aşkı, kıskanç ve ateşli Hera’nın gazabına uğrar. Zeusça çaresizlikten ve onu korumak adına beyaz bir ineğe dönüştürülen İO, Hera’nın kendisine musallat ettiği bir at sineğinden kurtulmak için kaçar. Olympos’tan aşağı ovalar, dağlar aşar ve derken Trakya’ya ulaşır.” Okumaya devam et

Darağacı Arayan Adam

Orhan Duru

Orhan Duru

Uzun boylu, Ramses’in eski Mısır’da bulunmuş mumyasının yüzüne benzeyen yüzlü genç bir adam, yolda yürüyor koşaraktan. Sanırsınız ki üç gemisi vardı bu adamın, battı bu gemilerinden biri. Ümit Burnu’nda idaresizliği yüzünden kaptanın. Yani öyle bir yüz kapkara. Öyle gözler okunan içinde ölüm. Boynu zayıf, ince kıldan, belli ki çökmüş, fakirlikten. İşte bu adam gidiyordu kendini öldürmeye. Almıştı bir ip sonradan yağlayacağı zeytinyağıyla bakkaldan. Arıyordu şimdi bir darağacı, uygun, güzel meşeden yapılmış bir darağacı. Okumaya devam et

Lüzumsuz Adam

Ben bir acayip oldum. Gözüm kimseyi görmüyor, kimsenin kapı­mı çalmasını istemiyorum. Dünyanın en sevimli insanları olan posta müvezzilerinin bile… Mahallemden pek memnunum. Yedi senedir çıkmadım oradan desem yeri. Hiçbir dostum da nerede oturduğumu bilmiyor. Mahallem dediğim; şu yedi senedir -üç ayda bir Karaköy’e inip dükkân kirasını almak bir yana- yaşadığım yer, üç dört sokak içindedir.

Mahallem birbirine muvazi üç sokakla, bu sokakları diklemesine kesen bir diğer sokak, bir de bunlardan bütün bütüne bağımsız -ama sokak sayılmayacak kadar dar, kısa- benim sokağımdan ibarettir. Ben bu sokaklara, önemliliklerine göre 1, 2, 3, 4 numaralarını taktım. Ken­di sokağım numarasızdır. Onu numaralamaya elim varmadı. Okumaya devam et

Nenem buldu beni!

Ahmet Büke

Ahmet Büke

Nenem tanıdı beni. Alnıma dokundu. Şakaklarımı okşadı. Omuz başımı tuttu. Kendine çekti yüzümü.

“Bildim. Bu Mervan.”

“Nerden bilecek. O adını bile hatırlamıyor.”

“Dunya kadın, ne dedin sen?”

“Mervan’dır. Karakaşlı, karagözlü oğlumuzdur bu.

“Dunya , anan öle. Doğru söyle.”

“Dunya Kadın, kadın hem kör hem sağır. Duymaz kimseyi.”

“Ama Mervan’ı buldu.”

* * * Okumaya devam et

Biraz rakı dökelim mi içimize?

İstanbullu

İstanbullu

“Bay Cevdet uyanıyor… Günlerden cuma sabahı. Cigarasını yakıp, ortalığı şöyle bir kolaçan ediyor: Penceredeki çiçekler kıyasıya bir şakraklık, yanasıya bir kırmızılık edinmiş. Denizin yeşili, sonsuzluğu ödünç değil. Okumaya devam et

Bir Aşk Hikâyesi

Ne ayıp şey, ne kötü başlık, ne çirkin bir hi­kâye ismi!

Ben de öyle düşünüyorum. Hadi bırakalım bir tarafa dünya halini, şu pahalılık içinde seviş­mek?.. Hadi sevişmeyi de bırakalım bir yana, onu da şu aç insanlar içinde var sanalım. Ama neden konu diye seçelim. Ne ayıp şey! Okumaya devam et

Yeditepe Öyküleri – Birinci Öykü

Abidin Dino

Abidin Dino

Yeditepe hiç de bildiğiniz gibi değildir. Yeditepe, yedi derya, yedi rüzgâr, yedi gurbet bağlar. Yeditepe’ye balık akın etti mi, denize basıp İsa gibi dolaşırsınız, balığın kaldırımdan farkı yoktur.
Balık akın etti mi, vatandaşlar kazma kürekle caddeleri savunurlar.
Balık akın etti mi, denizleri bıçakla yarılmaz bir korku kaplar, kediler sarhoş dolaşır, âşıklar çiğ ve canlı balıklarla birbirini okşar, bu böyle. Yeditepe’de bu böyle.  Okumaya devam et

Kara Kedi

Edgar Allen Poe

Anlatacağım bu şaşılası hikâyeye inanacağınızı sanmıyor, sizi de inanmaya zorlamıyorum. Benim, kendimin inanmadığım bir şeye sizleri inandırmağa kalkışmam delilik olur. Buna karşın deli değilim ve düş de görmedim. Ama yarın öleceğim için, bugün içimi dökmek istiyorum. Amacım herkese açık, kısaca, çeşitli düşünceler, görüşler ileri sürmeden, evimde olup bitenleri anlatmak. Bu olaylar, en sonunda beni dehşete düşürüp şiddetli, çok büyük sıkıntılar içinde kıvrandırdılar ve yıkıntımın nedeni oldular. Gene de bunları açıklamaya çalışmayacağım. Bana dehşetten başka bir şey vermeyen bu olaylar, başkalarına korkunç gelmediği gibi, abartılmış da gelebilir. Belki, ileride, benden daha sakin, daha bilinçli ve daha az etki altında kalan birisi, anlatacağım şeylerin birbirlerini doğal biçimde izleyen olaylardan başka bir şey olmadığını ortaya koyup, gördüğüm karabasanı gerçek basitliğine indirecektir. Okumaya devam et

Oval Portre

Edgar Allen Poe

Uşağımın, ağır yaralı halimde beni açıkta gecelemeye  bırakmaktansa her şeyi göze alıp zorla içeri soktuğu şato, kimbilir ne kadar zamandır Apeninler’in üzerindeki esrarlı heybet ve hüzün yığınlarından biriydi; hep böyle şatolardan bahseden Mrs. Radecliffe’in hayal ettiklerinden farksızdı.

Görünüşe göre bu yakınlarda, bir zaman için terk edilmişti. Biz en az ihtişamla döşenmiş küçük bir daireye yerleştik.

Burası binanın uzak bir kulesiydi. Süsleri zengin olmakla beraber yıpranmış ve eskiydi. Duvarlarına altın arabesk çerçeveler içinde birçok canlı modern resimler ve perdeler asılmıştı. Odalar türlü şekilde eski silahlar ve savaş ganimetleriyle donatılmıştı. Yalnız duvarlara asılı olmayıp, binanın garip mimarisinin sonucu olan birçok girinti ve çıkıntılarına dayatılan bu resimlere, henüz başlayan buhranlarım yüzünden derin bir ilgi duyuyordum. Okumaya devam et

Yüzleşmeler

Tomris Uyar

1980 başlarında bir yaz akşamı, Füsun Akatlı, Nimet Tuna ve Tomris Uyar, o dönemin gözde uğrağı Şadırvan’da buluşmuş, denizin tadını çıkarıyorlar. Konu bir ara aşka, sonra aşksızlığa, en sonunda da “aşık olunabilecek bir erkeğin özellikleri”ne geliyor ve bir oyuna dönüşüyor. Nesnel davranmakta kararlı olduklarından masalarına gelen Edip Cansever ve Turgut Uyar’ın da görüşlerini alıyorlar. (Sonraları Ferit Edgü, Mürşit Balabanlılar, Aydın Emeç gibi “güvenilir” erkek dostlara da başvurulacak.)

Böyle önemli bir konunun koşul sıralamasında ilk maddeyi fiziksel görünüşün ya da zekanın değil giyimin tutması oldukça tuhaf ama ne yapalım? Okumaya devam et

Düşkırıcı

Gül’e

Gece Gezen Kızlar

Gözlerini açtı: bir sabahçı kahvesi. Kahve, yoğun, kekre bir dumanla kaplı, göz gözü görmüyor. Her günkü müşterilerden üç beş kılıksız, ateşi geçmiş sobanın çevresinde kümelenmiş, tahta iskemlelere ters oturup arkalıklarda kollarını kavuşturmuş, sıcağın anısıyla oyalanıyor, uyukluyorlar. Yüzleri bitkin, sarkmış görünüyor dumanın berisinde.

“Uykuda mıyım?” Kestiremiyor. Nicedir algılarını körleten, gözlerini yanıltan, kulaklarını yanılsamalarla dolduran, koyu bir uykuyla bir iç geçme arasında köprü kuran bir alkol ve uyuşturucu kabarcığından bakıyor dış dünyaya. Çarpıntılar içinde. Okumaya devam et

“Yaşlı Adam ve Deniz”den…

The Old Man and The Sea

“Balık nasıl balık olmak için yaratılıyorsa sen de balıkçı olmak için yaratılmışsın.”

“Yenilmedim aslında, belki biraz fazla açıldım, o kadar…”

“Biriyle konuşmanın, kendi kendine konuşmaktan, denizle konuşmaktan çok daha güzel olduğunu fark etti.”

“Gözlerinden başka her şeyi eskiydi.” Okumaya devam et

“Kırmızı Defter”den…

6

Daha kısa bir süreye yayılmasına karşın (yirmi yıl yerine birkaç ay), aynı çizgide bir başka olay da, R. adlı bir arzu duyduğu, olağanüstü bir yapıt olduğuna inandığı, kitapçıları ve katalogları altüst ettiği, ama bir türlü ele geçiremediği bulunmaz bir kitaptan söz etmesiydi. Bir gün öğle sonrasında, kentte yürürken, Grand Central Station’dan bir kestirme yapmış ve Vanderbilt Avenue’ye çıkan merdiveni tırmanırken, yukarıda mermer tırabzana yaslanmış bir genç kadına rastlamış, elinde de bir kitap tutuyormuş. Umutsuzca elde etmeye çalıştığı kitabın ta kendisiymiş kitap. Okumaya devam et

Cinler

İhsan Oktay Anar

Şimdiki neslin dedelerinin anlattığına göre vaktiyle Bağdat’ta, ihtiyar annesiyle eski evlerinde yaşayan bir âşık vardı. Kırkına merdiven dayamasına rağmen müzmin bir bekâr olan bu karasevdalı, bütün gününü, abayı yaktığı gözağrılarına şiirler ve kasideler yazmakla geçirir, döktüğü gözyaşları, boğazında düğümlenen hıçkırıkları, buğulu gözleri zavallı anasının içine işlerdi. İyice bezen kadıncağız sonunda oğlunu üfürükçülere götürmeye karar verdi. Çünkü bir cinin büyü yoluyla, fitnecinin biri tarafından oğluna tebelleş edildiğine inanıyordu. O yaşına rağmen sırtına kazma kürek alıp evin avlusuna çıktı ve bir armut ağacının dibini kazdı: Çeyiz olarak getirdiği 120 altını tam yarım asır önce, kara günler için buraya gömmüştü. Altınları alıp, gözü yaşlı, başı dumanlı oğluyla birlikte üfürükçülerin kapısını çalmaya başladı. Okumaya devam et

Dönmek’ten Ölüm’e

Troya'da Ölüm Vardı

Sonra Suat’ın bir parmağı, bir parmağıma değdi. Gölgelik yine serinleşti, serinlik birden eridi gene sonra. Susmamağa, konuşmaya çalışıyordum. Üçüncü parmağım da parmağına takıldığında cevap verdim. O zaman bütün parmaklarımız kenetlendi, eli elime doldu. Isınmış bir denizin içinde elinin yumuşaklığını öğrenmeye bilmeye başladım. Deniz kabardı, eli elimde yoğruldu. Elimi kaldırdım, çektim, ellerimiz, yüklü, karnımın üzerine yıkıldı. Omuzlarımız değiniyordu. Ellerimiz çıldırdı sonra. Birden açtım gözlerimi. Onun gözleri yumuktu. Kıpırdamıyordu, terliyordu, terliyordum. Büyük bir güneşin içindeydik artık. Eriyorduk. Deniz sıcaktan uğulduyordu. Okumaya devam et

Cehennem Öğrencisi

Charles Bukowski

Yine de bir şey var orda; ölümü düşünmem mesela. İnsan orda öyle bir aptallaşır ki, düşünemez. İki koşu arasında bir şeyler yazarım düşüncesi ile yanıma defter aldığım olmuştur. Mümkün değil. Hava öyle düz ve ağırdır ki, temerküz kampının gönüllü üyeleriyizdir sanki. Ölümü eve döndüğümde düşünebilirim. Biraz ama. Çok değil. Ölüm endişesi içinde değilim, öleceğim için üzülmüyorum. Yapmak zorunda olduğumuz boktan bir iş işte. Ne zaman? Önümüzdeki Çarşamba gecesi mi? Uykuda mı? Direksiyonda mı? Ve inançsız gidiyorum. Böylesi daha iyi, kafadan dalacağım. Sabah kalktığınızda ayakkabı giymek gibi ölüm de hayatın bir parçasıdır. Yazmayı özleyeceğim ama. Yazmak içmekten de iyidir. İçerek yazmaksa duvarları hoplatır. Bir cehennem var belki de, ne dersiniz? Şayet varsa ben kesin ordayım. Ve ne olacak biliyor musunuz? Bütün şairler sıra ile şiirlerini okuyacaklar ve ben hepsini dinlemek zorunda olacağım. Memnuniyetlerinde ve dışarı taşan gururlarında boğulacağım. Cehennem varsa benim cehennemim bu olur: şairler aralıksız şiir okuyor, biri bitiyor, öteki başlıyor ve ben hepsini dinlemek zorundayım. Neyse, kötü bir gün. Genellikle çalışan sistemim bu kez çalışmadı. Okumaya devam et

Gizli Mucize

İlah da onu yüz yıl ölü bıraktıktan sonra dirilterek,
“Ne kadar zaman kaldın?” diye sormuş,
o da, “Bir gün belki daha az,” demiş.
Kur’an II, 259

14 Mart 1943 gecesi, Prag’ın Zeltner Sokağı’ndaki bir apartman dairesinde, Düşmanlar adlı bitmemiş bir oyunla, Sonsuzluğun Zaferi’nin ve Jakob Böhme’nin Yahudi ırkıyla dolaylı akrabalığı üzeri ne bir incelemenin yazarı olan Jaromir Hladik rüyasında nicedir süren bir satranç oyunu gördü. Oyuncular iki kişi değil, iki soylu aileydi; oyun yüzyıllardır sürüp gidiyordu. Ortaya konan ödüllerin ne olduğunu hiç kimse hatırlayamıyordu, ama bunların ölçülemeyecek kadar büyük olduğu söyleniyordu; satranç taşlarıyla satranç tahtası gizli bir kuledeydi. Jaromir (rüyasında) birbirleriyle çekişen ailelerden birinin en büyük oğluydu. Duvardaki saat artık geciktirilemeyecek olan oyun saatini çaldı. Rüyayı gören, yağmurlu bir çölün kumları üzerinden rüzgâr hızıyla ilerledi ve satrancın ne kurallarını, ne de taşlarını hatırlayamaz oldu. O anda uyandı. Yağmurun şakırtısıyla o korkunç duvar saatlerinin tangırtısı duyulmaz oldu. Zeltner Sokağı’ndan yer yer buyurgan seslerle bölünen ritmik, karmakarışık bir uğultu yükseliyordu. Şafak sökmüştü, III. Reich’in zırhlı birlikleri Prag’a giriyorlardı. Devamı>

Şişede Bulunan Not

Qui n’a plus qu’un moment â vivre
N’a plus rien a dissimuler.

QUINAULT-ATYS*

Egar Allen Poe

Vatanım ve ailem hakkında söyleyecek pek bir şeyim yok. Kötü davranışlar ve uzun yıllar, beni birinden uzaklaştırdı, diğerineyse yabancılaşırdı. Bana miras kalan servet iyi bir eğitim almamı sağladı ve düşünmeye yatkın zihnim sayesinde gençliğimde yaptığım sıkı çalışmaların birikimini yöntemsel bir temele oturtmayı başardım. -Bana en çok Alman törecilerinin eserleri haz verdi; onların o zarif deliliğine sakıncalı bir hayranlık duyduğumdan değil, katı düşünce alışkanlıklarım sayesinde onların hatalarını rahatlıkla saptayabildiğim için. Mizacımın kuruluğu yüzünden çok eleştiriye uğradım; hayal gücümün noksanlığı bana bir suçmuş gibi yansıtıldı; ve fikirlerimin pyyrhonist doğası bana sürekli kötü bir ün getirdi. Aslında fiziksel felsefeden aldığım yoğun haz bu çağın çok sık rastlanan bir hatasına düşmeme yol açtı -olayları bu bilimin ilkelerine, en dolaylı yollardan bile olsa, bağlama alışkanlığından bahsediyorum. Bütüne bakıldığında, kimse batıl inançların İgnes Jatuisi tarafından gerçeğin sınırları keskin bölgesinden uzaklaştırılmaya benim kadar az yatkın olamaz. Bunları baştan söylemeyi uygun buldum ki, anlatmam gereken inanılmaz öykü hayal gücünün ölü bir mektup ve bir hiçlikten ibaret olduğu bir zihnin kesin deyişi yerine çok kaba bir hayal gücünün hezeyanları olarak algılanmasın. Devamı>

Disk

Borges

Ben oduncuyum. Adım önemli değil. İçinde doğduğum ve herhalde yakında öleceğim kulübe ormanın kıyısında. Söylendiğine göre bu orman, tüm yeryüzünü kaplayan ve üzerinde benimki gibi tahta evlerin gezindikleri denize değin uzanıyormuş. Hiç denizi görmediğim için, bilmiyorum. Ormanın öbür ucunu da görmedim. Küçükken, ağabeyim ant içirmişti bana ikimiz beraber, tek bir ağaç ayakta kalmayıncaya kadar bütün ormanı devireceğiz diye. Ağabeyim öldü ve şimdi benim aradığım, aramayı sürdüreceğim şey başka. Batı’ya doğru bir ırmak akıyor, bu ırmakta ellerimle balık avlayabiliyorum. Ormanda kurtlar var, ama kurtlar beni korkutmuyor ve baltam beni hiç aldatmadı. Devamı>

Kış Akşamı, Masa ve Sandalye

Odanın sessizliği, bir sandalyenin duruşu, duvardaki saatin tik takı sinirime dokunuyor. Dışarıda kar artıyor. Pencereden görülen manzara dondurucu, içimden bir şeyler yapmak geçiyor. Ama biliyorum ki, hiçbir şey yapamayacağım. Devamı>

Beyaz Mantolu Adam

Beyaz Mantolu Adam

Kalabalık bir topluluk içindeydi. Başarısızdı. Parası yoktu. Dileniyordu. Caminin önündeydi. Büyük bir camiydi bu. Minareleri, kubbeleri, kemerleri ve parmaklıklı pencereleri filân hepsi tamamdı. Özellikle avlusu: dilenenler için en önemli yer. Bir kenarda duruyordu. Hiçbir hüner göstermediği için ya da acındırıcı bir garipliği olmadığı için ya da kendisini çevreden ayırıp başarısızlığına üzülecek kadar düşünemediği için dilenirken de başarısızdı. Küçük kaplar içinde mısır satmadığı için, çocuklarla ve kuşlarla birlikte, başkaları adına sevap işleyemezdi; ayrıca, ne kırmızı cüppeli bir müneccime benzeyen ihtiyar gibi tekerlekli ve meşin duvarlı ve öğle tatilinde ön duvarı bir kepenk olup sahibini kapatıveren kulübede yaşıyordu, ne de şişman kötürüm gibi nazar boncuklarını ve tespihlerini ve çakmak taşlarını artık satamadığı anda gaz pedalına basıp motosikletli tezgâhıyla oradan hemen uzaklaşabilirdi. Devamı>

Demiryolu Hikayecileri

Oğuz Atay

Ülkenin büyük şehirlere uzak bir dağbaşı kasabasında, bir demiryolu istasyonunda çalışan üç hikayeciydik. İstasyon binasına bitişik yanyana üç kulübemiz vardı. Ben, genç Yahudi, bir de genç kadın. Seyyar hikaye satıcılığı yapıyorduk. İşimiz pek parlak sayılmazdı; çünkü istasyonumuza tren çok seyrek uğruyordu. Ayrıca, yalnız posta trenlerinin geldiği günler iyi iş yaptığımız söylenemezdi. Öğleden sonra gelen posta trenlerinde daha çok elma, ayran ve sucuk-ekmek satılırdı. Bu saatlerde genellikle biz hikayeciler uyurduk. Böylece gece için de dinlenmiş olurduk: çünkü bizim bütün ümidimiz, gece yarısından sonra geçen tek eksprese bağlıydı. Öteki seyyar satıcılar bu saatlerde uyanıp gelemezlerdi çoğu zaman. Bizim de (hikayeciler) uyuyarak gece ekspresini kaçırdığımız olurdu. Oysa istasyon şefiyle de aramız iyiydi; fakat nedense genellikle bizi uyandırmayı ihmal ediyordu istasyonun bu tek memuru. Devamı>

Unutulan

Oğuz Atay

“Ben tavanarasındayım sevgilim!” diye bağırdı delikten aşağı doğru. “Eski kitaplar bugünlerde çok para ediyor. Bir bakmak istiyorum onlara.” Son sözlerimi duydu mu? “Orası çok karanlıktır; dur, sana bir fener vereyim.” İyi. Durgun bir gün. Bütün hayatım boyunca sürekli bir ilgi aradığımı söylerdi birisi bana. Gülümsediğimi gösteren bir ayna olsaydı; biraz da ışık. “Bir yerini kırarsın karanlıkta.” Delikten yukarı doğru bir el feneri uzandı. Fenerli elin ucundaki ışık, rasgele, önemsiz bir köşeyi aydınlattı; bu eli okşadı. El kayboldu. Ne düşünüyor acaba? Gülümsedi: Gene mi düşünüyor? Devamı>

“Küçük Prens”ten…

 

Küçük Prens

(…)

İşte o sırada bir tilki çıkıverdi ortaya.“Günaydın” dedi tilki.“Günaydın” dedi küçük prens kibarca. Ama etrafına baktığında kimseyi göremedi.

“Buradayım! Elma ağacının altında.”

“Sen kimsin? Çok güzel görünüyorsun.”

“Ben bir tilkiyim.”

“Gel, birlikte oynayalım. Öyle mutsuzum ki” dedi küçük prens.

“Seninle oynayamam” dedi tilki, “ ben evcil bir hayvan değilim.”

“Buna çok üzüldüm” dedi küçük prens. Ama biraz düşündükten sonra: “Evcil ne demek?” diye sordu. Devamı>

Hişt, hişt!

"Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları."

Yürüyordum. Yürüdükçe de açılıyordum. Evden kızgın çıkmıştım. Belki de tıraş bıçağına sinirlenmiştim. Olur, olur! Mutlak traş bıçağına sinirlenmiş olacağım.

Otların yeşil olması, denizin mavi olması, gökyüzünün bulutsuz olması, pekala bir meseledir. Kim demiş mesele değildir, diye? Budalalık! Ya yağmur yağsaydı? Ya otların yeşili mor, ya denizin mavisi kırmızı olsaydı? Olsaydı o zaman mesele olurdu, işte.

Çikolata renginde bir yaprak, çağla bademi renkli bir keçi gördüm. Birisi arkamdan:

-Hişt,dedi.

Dönüp baktım. Yolun kenarındaki daha boyunu posunu almamış taze devedikenleriyle karabaşlar erik lezzetinde bana baktılar. Dişlerim kamaştı. Yolda kimsecikler yoktu. Bir evin damını, uzakta uçan bir iki kuşu, yaprakların arasından denizi gördüm. Yoluma devam ederken:

-Hişt hişt, dedi. Devamı>