Category Archives: Günlük

Günler (I)



Cemal Süreya

1. Gün

İsmet Paşa ne demişti Lozan’daki çiçekçi kıza,
Dünyada ne varsa, iste onu demişti.

Doğru mu, bilmiyorum; ama İsmet Paşa, Lozan’da bir çiçekçi kızla ilgilenmiş. Çok inandığım biri söyledi geçende. Kızın hâlâ yaşıyor olduğunu da söyledi. Doğru olsun, olmasın, burada söz konusu olan artık benim gerçeğimdir. Yukarıdaki iki dizeyi de bunun için kurdum. Bir şiirin ilk iki dizesi olacaktı. Geliştiremedim. Ama, sanırım, bugün yerini buldu. Söze o iki dizeyle başladım.

Yine sanırım, bu yazı biçimi bana uyacak. Uyarsa yaşadığım sürece akıp gitsin. Adını sonra koymalıyım. Neye dönüşecek, belli değil. Biliyorum, sürekli yazmak bir serüven, yazmaksa bir tören. Günce değil. Tarihler belirsiz. “1.gün”, “2.gün”… ayırma çizgileri olarak da kabul edilebilir. Yine de günce. Çünkü her gün yazacağım. “3.gün”den sonra “6.gün”e geçmişsem, demek ki aradaki iki günü de yazmışım, ama yayımlamayı uygun görmemişim. Onlar yayımlandığı gün ben hayatta olmamalıyım.*

(* Cemal Süreya’nın sağlığında “yayımlamayı uygun görmediği” günceler elde edilemediği için bu kitapta yer almıyor. Öte yandan yayımlanan günceler üstünde yazarın sözcük düzeyindeki ek düzeltmeleri, günlüğünün kitaplaştırılması sırasında, Feyza Perinçek’in yardımıyla dikkate alındı ve son biçimi kabul edildi. –Yay. N. -) Okumaya devam et

Reklamlar

“Yaşamak”tan…

Cahit Zarifoğlu

İstanbul 1965

Şimdi açım. Açlığa ve yürümeye dayanıyorum. Günahtır belki söylemesi ama açlıktan tat almaya veya ona aldırmamaya başladım. Bu arada artık yürümek lazım. İstanbul büyüktür. İnsanın yatağı ile iş yeri ya da okulu arasında bir iki otobüs ve bazen vapur da vardır. Suadiye’de oturuyorum. Burası benim için bir gün, içimdeki bütün ölüleri gömüp gideceğim bir mezarlık. Ama bu gece onbire doğru Beyazıt’taki Marmara kıraathanesinden çıktım. O kadar beklediğim halde Mehmet Genç de Sezai Ağabey de Rasim de Şuayb da Abdurrahim de gelmediler. Garson Hulusi efendiye “Çay kalsın, birazdan yemeğe gideceğim” dedim. Ama işte üç saattir bir türlü yemeğe gidemiyorum. Sırtım dönük olduğu halde bütün gürültülerin içinden iki kanatlı kahvehane kapısının o yağlı ve ılık açılışını duyuyorum ve bizimkilerden birinin o yavaş patırtısız ve entelektüel gelişini hisseder gibi oluyorum. Okumaya devam et

Günlükler I

(Franz Kafka’nın “Günlükler”inden alıntılar da, kitaplar gibi iki bölüm halinde yayınlanacaktır. E.D.)

Franz Kafka

BİRİNCİ DEFTER

Tarihsiz

Bir sevgilinin önünden geçer gibi genelevin önünden geçtim.

Tarihsiz

Yaşamımın beni memnun bırakabilecek bir şey yazmadan geçirdiğim ve herkesin buna yükümlü olmasına karşın hiçbir gücün bana geri veremeyeceği beş ayından sonra aklıma sonunda bir düşünce geliyor, tutup kendi kendime danışmak istiyorum. Sorular yöneltince hâlâ kendimden, kendim olan bu ot yığınından yanıtlar alabiliyordum. Beş aydır ot yığınından geri kalır yanım yoktu çünkü; akıbeti bir yaz günü ateşe verilerek duruma tanık olacak birinin gözünü açıp kapamasından daha kısa sürede yanıp gitmek olacağa benzeyen bir ot yığını. Ve söz konusu akıbet buyursun gelsindi! Hatta bin kat fazlası başıma gelse yeriydi, çünkü mutsuz geçen beş aydan ötürü pişmanlık duyduğum bile yok. Durumum bir mutsuzluk durumu değil, ama mutluluk da değil, umursamazlık da, güçsüzlük de, yorgunluk da, başka bir şey de değil. Peki ne? Bunu bilemeyişim, sanırım yazma yeteneksizliğimden kaynaklanıyor. Söz konusu yeteneksizliği de, nedenini bilmeksizin anlıyor gibiyim. Yazarken aklıma gelen şeyler kökten değil, ancak ortalarda bir yerden doğuyor. Böyle olunca, bunları çıkıp tutsun biri tutabilirse! Sapının orta yerinden büyümeye başlayan bir otu tutmaya ve ona tutunmaya çalışsın! Bunu yapan tek tük kimseler vardır belki; örneğin Japon gözbağcıları zemine değil de, yerde yarı yatar durumdaki birinin havaya kalkık tabanlarına dayanan, bir duvara yaslatılmayıp boşlukta yükselen bir merdiveni tırmanıp çıkar. Ben bunu beceremem; kaldı ki benim merdivenin emrindeki böylesi tabanlar yoktur. Ama kukusuz yetmez bu kadarı; kendime yalnızca soru yöneltmem konuşmamı sağlamaz. Şimdilerde o kuyrukluyıldız üzerine çevrilen teleskoplar gibi, her gün en azında bir satırın kendi üzerime yöneltilmesi gerekiyor. Eh, bir kez de o cümle karşısında kendimi bulayım! Söz konusu cümlenin ayartısına kapılarak hani; tıpkı geçtiğimiz Noel’deki gibi. Geçtiğimiz Noel’de o kadar ileri gittim ki, kendimi ancak zorlukla tutabildim; gerçekten en son basamağına ulaşmıştım merdivenin; merdivense, yere dayalı ve duvara yaslatılmış, kımıldamadı hiç. Ama o ne yer, o ne duvardı! Yine de devrilmemişti merdiven; ayaklarım onu işte öylesine yere bastırmış, öylesine duvara yapıştırmıştı.

Örneğin, bugün üç küstahlıkta bulundum; biri bir kondüktöre, biri amirlerimden birine karşı. Doğru, iki tane hepsi; ama mide sancısı gibi beni acıyla kıvrandırıyor. Herkesin küstahlık gözüyle bakacağı davranışlardı, nerde kaldı benim tarafımdan öyle görülmesinlerdi. Evet, kendimden dışarı çıkmış, havada, sis ortasında boğuşuyordum ve işin en kötüsü, bana eşlik edenlere karşı da küstahlığı küstahlık olduğu için yaptığımı, yapmadan duramadığımı, bunun için zorunlu tavrı takınıp sorumluluğu yüklenmem gerektiğini kimsenin farkına varmayışıydı. Ama hepsinden beteri, tanışlarımdan birinin bu küstahlığı bir karakter belirtisi bile değil, karakterin kendisi sayması, dikkatimi söz konusu küstahlık üzerine çekmesi ve ona hayranlık duyması oldu. Sanki ne diye kendi içimde kalmıyorum? Kuşkusuz, şimdi şöyle diyorum kendi kendime: Görüyorsun, bu dünya senin şamarlarına boyun eğiyor; kondüktörle yeni tanışın sen ayrılıp giderken serinkanlılıklarını yitirmedi, hatta sonuncusu güle güle dedi sana. ama bunun hiçbir anlamı yok. Kendinden dışarı çıkarak bir şeyi ele geçiremezsin; üstelik, bulunduğun çemberde kaybedebileceğin ne çok şey olabilir! Bu konuşmama yalnızca şu yanıtı veriyorum: Ben de çember dışına çıkıp başkalarına dayak atacakken, çember içinde kalıp dayak yerim daha iyi. Peki ama, nerde bu kahrolası çember? Bir süre, püskürtme kireçle çizilmiş gibi yerde görmüştüm; ama şimdi sağda solda belli belirsiz süzülüp duruyor, hatta o kadar bile değil.

19 Temmuz 1910, Pazar

Uyudum, uyandım, uyudum, uyandım; kepaze bir yaşam. Devamı>