Hikâyedeki domuz

barbarinkahkahasiMelih’in denize atlamasından yarım saat öncesine dönelim. İskeledeki hareketlenmenin göze batmadığı anlara… Mekândan mekâna geçerken koku ve kostüm değiştiren tatilcilerin dışında kalan bu iki erkek, iskeleyi kendi yerleri belleyerek özerk bir ada haline getirmişti. Orada kalmışlardı. Durmaktan çok kalakalmışlardı. Akşam ışığıyla anbean kararan siluetleri, ancak moteldeki devinimin içinde betimleniyor, betimlenemeyen artıklar motelde olan her şeyin, bardan gelen müziğin, lokantadaki kıpırdamanın, bekledikçe şekerlenen karpuzların niteliğine ekleniyordu. Apaçık görünenle, apaçık söylenenden doğan muamma dokusuna işliyordu motelin. Bütün nitelikler değişirken, İsmail biraları açıp Melih’le arasında kaya gibi duran sessizliğe hamle yaptı.

“Ben sana dayımın domuz avından söz etmiş miydim?”

Melih kana kana bira içti önce, “Hangi dayın? Tüpçü olan mı?”

Konuşuyorlardı ama aralarındaki gizli gerginliği bir türlü gevşetemiyorlardı.

“Evet,” demişti İsmail, “Denizli’de yaşayan küçük dayım. Bunun Ford bir kamyoneti vardı eskiden. Bir gün Denizli’ye İstanbul’dan bir avcı grubu gelir, dayıma iş teklif ederler. Dayım iki gün boyunca onların çadır, nevale, av köpeklerini taşıyacak, avcılar da kamyonet kirasıyla birlikte yüklü para verecek. Bizimki atlıyor hemen. Hep beraber Çivril ovasına gidiyorlar. Oraya vardıklarında avcılardan biri dayıma havalı bir tüfek verip sen de takıl diyor. Askerlik dışında bir kez bile tetiğe dokunmamış dayım hemen giriyor havaya, belinde fişeklikler falan. Neyse… avcılar peş peşe dört beş domuzu deviriyorlar. Ama öldüğü yerde bırakıyorlar hayvanları. Meğer öldürmek de doğaya uygun bir tavırmış. Kuşlara, börtü böceğe bırakıyorlar hayvan leşini. Dayım avcıların peşinde saatlerce helak oluyor. İşin bu öldürme kısmını kanıksıyor ama sonrasını kafa almıyor. Yalnız kaldığı bir an, adam boyu otların arasından bir hışırtı duyuyor, heyecanla otların arasına dalıyor o da. Bir bakıyor ki eşek kadar yaban domuzu. Boz rengi, kocaman bir şey. Hasbelkader iki atışla vuruyor hayvanı. Orada bırakmak da işine gelmiyor tabii. Avcılar diyorlar, yanına alma başına dert olur, ama yok, etini satıp çok para kazanacak güya. Dayım yüz yirmi kiloluk ölü domuzla eve dönünce yengem ortalığı ayağa kaldırıyor. Bu hayvan yüzünden başımıza taşlar yağacak, konu komşu ayağını kesecek, hayatta eve sokmam, diye posta koyuyor kadın. Dayım da hayvanı saklamak için önce bir kasaba gidiyor, eti işletip buzluğa koyarsa satması kolay olur diye. Kasap diyor ki manyak mısın lan sen, benim satırlardan birinin domuz etine değdiği duyulursa dükkâna kilit vurmak zorunda kalırım. Dayım mecburen ölü domuzu gizlice kömürlüğe taşıyıp oracıkta dersini yüzmeye çalışıyor, işi bilmediği için kan ter içinde mahvoluyor zavallı adam. Yengemin turşu için ayırdığı kaya tuzunu yarım yamalak yüzdüğü hayvanın üstüne serpip doğru hamama gidiyor, sonra eve. Ama yengem bunun halinden kıllanıyor hemen. İkide bir domuz gibi koktuğunu söylüyor. Ertesi gün Denizli’de gitmediği buzhane, mezbaha, kasap kalmıyor dayımın. Başı belada resmen, domuzu kömürlükten çıkaramıyor da. En sonunda biri akıl veriyor, sen domuzun al İstanbul’a git, orada Beyaz Rusların lokantaları var, alsa alsa onlar alır deyince bizimki gece vakti domuzu keçi kılından bir battaniyeye sarıp yüklüyor kamyonetin arkasına. İstanbul’a vardığında hiçbir Rus lokantası kabul etmiyor domuzu. Sonra Bomonti’deki bir Ermeni mezeciye gidiyor, biz bunu alamayız, av hayvanları alan kasaplar var, sen onlara git, diyor mezeci. Adres veriyor, yolu tarif ediyor, halden anlıyor yani. Dayım bir domuz kasabı buluyor nihayet, diyor böyleyken böyle, doğada avlanmış tertemiz hayvan. Sen yol paramı ver, biraz da üstüne koy, beni bu domuzdan kurtar diyor. Bir bakayım diyor kasap, kamyonetin yanına geliyor, battaniyeyi kaldırınca kara sineler bulut gibi yükseliyor. Ulan bu şişmeye başlamış, diye fırçalıyor dayımı. Dayım fena halde çuvallamış durumda, koca hayvanı çöpe atamaz, yol kenarında ulu orta bırakamaz, her yer insan. Belgrad Ormanı’na götürüp bıraksa orada dünya kadar bekçi var. Domuzdan kurtulamıyor bir türlü. Garip bir şekilde bağlanıyor da. Domuz mundar oldukça kendisini de mundar hissediyor. Ne gömmeye içi el veriyor ne de atmaya. Neyse, bu vuruyor kamyoneti Kağıthane deresine doğru. Dere değil tabii, daracık kanal. O zamanlar etraf site inşaatlarıyla dolu, işçi barakalarından ince ışıklar sızıyor. Bizimki son bir şans giriyor işçilerin arasına. Selamın Aleyküm diyor, Aleyküm Selam diyorlar. Kardeşler kaç zaman oldu et yemediniz, diye hıyar gibi soruyor. Kimi diyor, doğdum doğalı yemedim, kimi diyor, niye sordun hayrola. Bizim ki diyor, şöyle ki ben bir hayvan avladım, söylemesi ayıp bir domuz, onu vurdum getirdim, sevaptır şuracıkta bir ateş yakıp çevirelim, hem arkadaşların da karnı doyar deyince, işçiler ver Allah bir dövüyorlar, bir dövüyorlar dayımı, kaş göz dağılıyor, omzu yerinden çıkıyor, kalasları sırtında kırıyorlar adamcağızın. Dövmekten yorulunca bırakıyorlar. Ağız burun patlamış, sürünerek kamyonete dönüyor dayım. Gece vakti böğüre böğüre ağlıyor. Derken kanalın kenarında kedi büyüklüğünde sıçanları fark ediyor. Kardeşini görmüş gibi seviniyor adam, yani çok tanıdık çok güvenilir yaratıklar haline geliyor o sıçanlar. Birini tutabilse alnından öpecek, o kadar yani. O gece dayım ağrılar içinde son gücüyle ölü domuzu kamyonetin kasasından çıkarıp yuvarlıyor kanalın içine. Kara kara sıçanlar kanalın oluklarından, taşların altından neredeyse fışkırarak domuzun üstüne üşüşüyor. Böylece kurtuluyor domuzdan ama o günden sonra domuz leşinin kokusu bir türlü silinmiyor aklından. O yüzden çok acırım ben dayıma, acıdığım için gözlerine bakamam da. Sırf bu hezimet yüzünden insanı kahreden bir ezikliği vardır bu adamcağızın.”

Melih, İsmail’in hikâyesi bitince bir süre tepki vermedi. Bütün tüyleri ürpermiş, nokta nokta kabaran bir gövdeydi. Bira şişesini ağzına dikip sonuna kadar içtikten sonra dibini vurarak yanına bıraktı. Langır lungur yuvarlandı şişe.

Langır lungur langır lungur saydam bir üzüntü vardı Melih’in gözlerinde, konuşurken belli belirsiz çenesi titriyordu. “Belli ki bu hikâyede iki durum var, biri dayının hali, öbürü de ona duyduğun merhamet.”

İsmail, Melih’in ilgisini çektiği için memnundu, “Evet ya, düşünsene adamın çektiği çileyi…”

Melih iyice eğildi İsmail’in üstüne, toslamamak için kendini zor tutuyordu. “Peki ya domuz kim İsmail? Hikâyedeki domuz hangimiz?”

Dedikten sonra ayağa kalktı. Kan kokan derin bir hayal kırıklığından arınmak için olduğu yerde sıçrayarak gecenin denizine daldı. Camı suyla birleştirdi, öfkeyle tuzu. İsmail’den iyice uzaklaşıncaya kadar başını sudan çıkarmadı.

SEMA KAYGUSUZ
Barbarın Kahkahası
(Metis Yayınları)

Reklamlar
Post a comment or leave a trackback: Trackback URL.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: