Tag Archives: Orhan Pamuk

“Masumiyet Müzesi”nden: Yazar müzeleri

Masumiyet Müzesi

Orhan Bey’le ilk görüşmemize hazırlıklı gittim. Füsun’dan söz etmeden önce, ona son on beş yılda dünyada bin yedi yüz kırk üç müze gezdiğimi, biletlerini de biriktirdiğimi, ilgisini çeker diye sevdiği yazarların müzelerini anlattım: St. Petersburg’daki Dostoyevski Müzesi’ndeki tek hakiki parçanın, fanus içerisinde saklanan ve kenardaki notta “Gerçekten Dostoyevski’nindir,” diye yazan bir şapka olduğunu öğrenince gülümserdi belki. Aynı şehirdeki Nabokov Müzesi’nin Stalin yıllarında yerel sansür kurulunun yazıhanesi olarak kullanılmasına ne diyordu? Okumaya devam et

Reklamlar

“Kara Kitap”tan Yayınlanmamış Bir Parça

Kara Kitap

17…. Yılında sefaret göreviyle Prusya’da bulunan bir Türk, pek de ihtiyar denemeyecek bir yaşta, birden ölüverdi. Rumi Mehmet Aziz Efendi diye bilinen bu adamın, on yedi yaşındayken düzenlediği zayıf bir divanı, tasavvuf, Mevlevilik ve bugün bizlerin “mistisizm” demek istediğimiz bazı konular üzerine iki küçük kitabı, “Avrupalı bazı büyük filozoflar ve astronomlarla otobiyografik özellikler taşıyan bir Türk’ün akıl ve mantık yarışına girdiği felsefi ve edebi” bir eseri (diyaloglarla kurulmuş) ve korkunun anlamını tartıştığı bir küçük risalesi vardı. Yazarın Prusya’daki ölümünden bir ay sonra, İstanbul, Vefa’daki konağı yanınca, başka nüshaları bulunmayan bütün bu el yazması kitaplar yok oldu. Kül olan bu eserlerden ve Prusya’da gömülen Rumi Mehmet Aziz Efendi’nin varlığından, yazarın ölümünden hemen önce kaleme aldığı başka bir kitap yüzünden haberdarız. Okumaya devam et

Albert Camus

Albert Camus

Yazarlara önce yazdıkları kitaplar sayesinde hayran oluruz elbette. Yıllar geçtikçe o kitapları ilk okuduğumuz dönemle, günlerle ilgili hatıralarımız ve kitabın bizde uyandırdığı ve ilk başta fark etmek istemediğimiz özlemler ve duygular, kitapları ilk okurken duyduğumuz hayranlıkla birleşir. Artık o yazara dünyanın içimize işleyen bir resmini bize sunduğu için değil yalnızca, hayatımızın ve ruhsal gelişimimizin bir parçası olduğu için de bağlılık duyarız. Benim için Albert Camus, Dostoyevski gibi, Borges gibi bu tür temel yazarlardan biridir. Bu iki yazar gibi Camus de felsefi ve metafizik eğilimleriyle genç okurlara dünyanın ve hayatın anlamlandırılmayı bekleyen çekici şeyler olduğunu ve bu anlam verme işini yapmak isteyen edebiyatın -hayat gibi- sınırsız imkânları olduğunu sarsıcı bir güçle hissettirir. Gençken bu yazarları uygun bir iyimserlikle okursanız, siz de onlar gibi yazar olmak istersiniz. Okumaya devam et

M A N A

m a n a

Merhaba! Beni okuduğunuz için teşekkür ederim. Burada olmaktan memnun olmalıyım, ama kafam karışık. Gözlerinizin üzerimde gezinmesi hoşuma gidiyor. Çünkü sizlere hizmet için varım. Ama bunun nasıl bir hizmet olduğundan tam da emin değilim. Ne olduğumdan da artık ne yazık ki emin değilim. Birtakım işaretlerden yapılmışım, ortaya çıkmak istiyorum, ama sonra sanki kararsız kalıyorum. Yarı karanlıkta, gölgeler arasında, gözlerden uzak bir kuytu yerde kalmam daha mı iyiydi çıkaramıyorum. İşte şimdi burada bu dertlerle var olmaya çalışıyorum. Okumaya devam et

Çocuk Gibi Seyretmek

Venedik

Venedik’te bazan kendimi çocukluğuma geri dönmüş gibi hissediyorum… Belki de buraya İstanbul’dan geldiğim için böyle…

…Çünkü bu üçüncü gelişimde, çocukluğumun İstanbul’unda, arkada bıraktığımı sandığım pek çok şey ve duygu ile karşılaştım. Okumaya devam et

“Manzaradan Parçalar”dan…

Manzaradan Parçalar

“Her erkeğin ölümü babasının ölümüyle başlar.” (Babam)

“Bazıları doğarken suçluluk duygularıyla doğuyor, bazılarının payına ise bu duygudan hiçbir şey düşmüyor. Doğuştan hiçbir suçluluk duygusu edinmeyenlerin tek korkusu var: Cemaatten ayrı düşmek. Bunun için herkes gibi düşünüp herkes gibi yaşamak yeter. Suçluluk duygularıyla doğanlar ise işlemedikleri suçlarla da dertlenir, yalnız yaşar, yeraltından ve romanlardan hoşlanırlar. Sonunda onların asıl suçu, duydukları bu suçluluk duygusu olur. Allahım, ben bunu niye yaptım! demeye başladığımız zaman, daha yalnız ve daha zengin bir ruhsal hayat bizi bekler. Tasavvufla ya da Dostoyevski ile biraz ilgilenenler, derin ve zengin kişiliğin ‘Suçluyum,’ demekle kurulacağını bilirler.” (Bir Rüya ve Suçluluk Üzerine Bir Not)

“Ben asansörde güzel kadınların yüzüne bakıp kimseyi rahatsız etmek istemem.” (Asansörde) Okumaya devam et

Orhan Pamuk’un cümleleri ve çizgileriyle: Paşabahçe Vapuru (Görsel)

Orhan Pamuk'un cümleleri ve çizgileriyle: Paşabahçe Vapuru (Boğaz Gemileri - Manzaradan Parçalar)

Orhan Pamuk’un ‘Fenerbahçe’si

 

"Hâlâ kulübüme, Fenerbahçe'ye bağlıyım..."

 

Orhan Pamuk‘un, 2 Haziran 2008 tarihinde Der Spiegel dergisine verdiği bir futbol röportajından, takımı Fenerbahçe ile ilgili söylediklerinden bir bölüm:

“(…)

Fanatik futbolsever misiniz?

– Çocukluğumda öyleydim. Bugün ‘fanatik’ dediğimiz taraftar davranışı vardı evde, Pamuk Apartmanı’nda… Aydın amcam Galatasaraylıydı. Halamın kocası İlhan eniştem Beşiktaşlı… Babam da Fenerbahçeli. Biz de tabii onun yüzünden hep Fenerliydik. Ağabeyim, ben… Dairelerde, merdivenlerde hep futbol konuşulurdu… Çok sık kullanılan ve bugün unutulan bir kelime ‘kova’ idi. ‘Kova kaleci’ çok gol yiyen kaleci; ‘kova etmek’ çok gol atıp yenmek anlamına gelirdi. Kapınıza kova bırakacağım derdi amcam Galatasaray-Fener maçından önce. Yenerlerse, bırakırdı da… Devamı>

“Benim Adım Kırmızı”dan…

Duyuyorum sorduğunuzu, nedir bu renk olmak?

Renk gözün dokunuşu, sağırların müziği, karanlıkta bir kelimedir. Onbinlerce yıldır kitaptan kitaba, eşyadan eşyaya rüzgarın uğultusu gibi ruhların konuştuklarını dinlediğim için benim dokunuşumun meleklerin dokunuşuna benzediğini söyleyeyim. Bir yanım burda gözlerinize sesleniyor, o benim ağır yanım. Bir yanım havada bakışlarınızla kanatlanıyor, o benim hafif yanım. Devamı>

Cellat ve Ağlayan Yüz

"Kara Kitap"tan...

“Ağlama, ağlama, ah lütfen ağlama!”
Halit Ziya Uşaklıgil

“Gözyaşları içindeki bir erkek niye telâşlandırır bizi? Ağlayan, bir kadını, günlük hayatımızın sıradışı, ama duygulu ve acıklı bir parçası olarak görebilir, içtenlik ve sevgiyle benimseriz onu. Ağlayan bir erkek ise bir çaresizlik duygusuyla doldurur içimizi. Tıpkı dünyanın sonuna gelir gibi ya yapılabilecek şeylerin sonuna gelmiştir bu adam -bir sevdiğinin ölümünde olduğu gibi yada dünyasında bizimkiyle uyuşmayan bir yan vardır; huzursuz edici, hatta dehşet verici bir yan. yüz dediğimiz ve tanıdığımızı sandığımız haritada hiç tanımadığımız bir ülkeye rastgelmenin şaşkınlığını ve dehşetini hepimiz biliriz. Bu konuda, Naima’nın ‘Tarih’inin VI. cildinde ve Mehmet Halife’nin ‘Tarihi Gılmani’sinde anlatılan bir hikâyeye, Edirneli Kadri’nin ‘Cellâtlar Tarihi’nde de rastgeldim. Çok değil, üç yüzyıl önce bir bahar gecesi, dönemin en namlı cellâtı Kara Ömer, atıyla Erzurum Kalesi’ne yaklaşıyordu. On iki gün önce padişah kararı ve bostancıbaşı’nın görevlendirilmesiyle eline tutuşturulan bir fermanla Erzurum Kalesine hükmeden Abdi Paşa’yı idam etmeye yollanmıştı. O mevsimde sıradan bir yolcunun bir ayda alacağı İstanbul-Erzurum yolunu on iki günde aldığı için memnundu; bahar gecesinin serinliği içinde yorgunluğunu unutmuştu, ama gene de görev öncesi hissetmediği bir durgunluk vardı üzerinde: sanki işini hakkıyla ve yüzakıyla yapmasını engelleyecek bir lanetin gölgesini ya da bir kararsızlığın kuşkusunu hissediyordu. İşi zordu zor olmasına: hiç tanımadığı ve görmediği bir Paşa’nın adamlarıyla dolu konağına tek başına girecek, fermanı verecek, kendi sarsılmaz varlığı ve güveniyle paşa’ya ve çevresine padişahın kararına karşı çıkmanın boşluğunu hissettirecek, küçük bir ihtimal ama, paşa bu boşluğu hissetmekte gecikirse, hiç vakit geçirmeden ve çevresindekiler suça niyet etmeden onu hemen öldürecekti. Bu işte öylesine deneyimliydi ki, hissettiği kararsızlık bu yüzden olamazdı hiç: otuz yıllık meslek hayatında yirmiye yakın şehzade, iki sadrazam, altı vezir, yirmi üç paşa, hırlı hırsız, suçlu suçsuz, kadın, erkek, çocuk, ihtiyar, hıristiyan, müslüman altı yüzün üzerinde kişiyi idam etmiş, çıraklığından başlayarak bugüne kadar binlerce kişiyi işkenceden geçirmişti. Bahar sabahı, cellât şehre girmeden önce bir su kıyısında atından indi ve kuşların neşeli cıvıltıları arasında abdest aldı, namaz kıldı. İşlerinin yolunda gitmesini Allah’tan dilemek, dua etmek pek seyrek yaptığı bir işti. Ama her seferinde olduğu gibi Tanrı bu çalışkan kulunun duasını kabul etti. Böylece her şey yolunda gitti. Kuşağında yağlı kemendiyle ve usturayla kazılı kafasında kızıl keçeden külahıyla celldtı görür görmez tanıyan paşa, başına gelecekleri hemen anladı, ama kuraldışı denebilecek hiçbir zorluk çıkarmadı. Belki de suçunu bildiği için kaderine kendini çoktan hazırlamıştı. Devamı>

“Yeni Hayat”tan…

“Bu dünyanın sıra sıra görüntüler, bir dizi yanlış yorumlanmış işaretler ve körükörüne benimsenmiş birtakım alışkanlıklardan oluştuğunu, asıl dünyanın ve hayatın bunların içinde ya da dışında, ama yakınlarda bir yerde olduğunu acıyla biliyordum.” Devamı>

“Hiçbir zaman…”

“Hiçbir zaman inandıramadım seni kahramansız bir dünyaya neden inandığıma. Hiçbir zaman inandıramadım seni o kahramanları uyduran zavallı yazarların neden kahraman olmadıklarına. Hiçbir zaman inandıramadım seni o dergilerde resimleri çıkanların bizden başka bir soydan olduğuna. Hiçbir zaman inandıramadım seni sıradan bir hayata razı olman gerektiğine. Hiçbir zaman inandıramadım seni, o sıradan hayatta  benim de olmam gerektiğine.”

ORHAN PAMUK, “Kara Kitap”

Boğazın Suları Çekildiği Zaman

“Hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz.
Yazı hariç”
İbni Zerhani

Boğaz’ın sularının çekilmekte olduğunu fark ettiniz mi? Sanmıyorum. Bayram şenliğine çıkmış çocukların keyfi ve heyecanıyla birbirimizi öldürdüğümüz bugünlerde hangimiz bir şey okuyup dünyadan haberdar oluyor ki? Köşe yazarlarımızı bile, dirsekleştiğimiz vapur iskelelerinde, kucak kucağa yuvarlandığımız otobüs sahanlıklarında, harflerin tir tir titrediği dolmuş koltuklarında yarım yamalak okuyoruz. Ben haberi bir Fransız jeoloji dergisinde okudum.Devamı>

Karadeniz ısınıyor, Akdeniz soğuyormuş. Bu yüzden esneyerek yayılan deniz sahanlıklarının dibindeki muazzam mağaralara deniz suları boşalmaya, aynı tektonik kıpırdanmalar sonucu da Cebelitarık, Çanakkale ve İstanbul boğazlarının tabanı yukarı çıkmaya başlamış. Boğaz kıyısında konuştuğumuz son balıkçılardan biri, eskiden demirleme için bir minare boyu zincir attığı sularda şimdi teknesiyle karaya oturduğunu söyleyerek sordu: Başbakanımız bu konuyla ilgileniyor mu hiç? Devamı>