Category Archives: Biyografi

Hassas Kalp ve Titiz Ahlâki Değer

cheguevara.jpg

Che, Kübalı devrimciler arasında her tür imtiyazdan sakınan birisi olarak tanınıyordu. Kendisine özel karne uygulamalarını, nispeten gösterişli evleri ya da diğer lüks tüketim malzemelerini ahlâki değerleri dolayısıyla reddeden bir örnek olduğunu daha önce belirtmiştim. Karısının ya da çocuklarının bu gibi ayrıcalıkları karşılayabilecek güçleri olsa dahi kabul etmezdi. Bunların hepsi, sadece konuşup durmayan aynı zamanda yapan da birisi olma konusundaki tutarlılığının, onu böylesine saygı uyandıran bir figür yapan tutarlılığının da parçalarıydı. Yazışmalarında, eşi Aleida March da, Che’nin kendisi de onun bir yurtdışı seyahatinden satın almak için söz verdiği bir yüzükten söz ediyorlar. March anılarında, Che’nin bir mektubunda ülkenin yaşamakta olduğu sıkıntılar hâlâ ortadayken böylesine pahalı bir hediyeye para harcama konusunda kendisini bir türlü ikna edemediğini ve bu yüzden üzgün olduğunu yazdığını anlatıyor. Okumaya devam et

Salvador Dali

Dali

Dali

Bu bölümde (I: Hayata Kötü Başlayanlar) ele aldığımız yaşamların çoğunda, babanın ölümü ya da yokluğu bilinçaltı bir seviyede yaşam düzenini şekillendirir. Salvador Dali (1904-1989) örneğinde ise bu durum göze batacak kadar bilinçliydi. Dali, saygın bir avukat ve katı bir disiplin meraklısı olan babasını inadına kızdırıp cezalandırmaya yöneldi. Sekiz yaşına kadar kasıtlı olarak yatağını ıslattı ve evin her tarafına dışkılayarak, ömür boyu sürecek bir pislik saplantısı edindi. Aslında gayet düzgün yazabilmesine karşın, babasını daha da kudurtmak için, okunmaz bir el yazısı geliştirdi. Yine okulda sırf babasını kızdırmak için, hiçbir şey bilmiyormuş numarası yaptı.

“Altı yaşındayken bir aşçı olmak istiyordum. Yedi yaşındayken Napolyon olmak istiyordum. Hırsım o zamandan beri sürekli olarak artmakta.” Okumaya devam et

Hans Christian Andersen

Hans Christian Andersen

Hans Christian Andersen

Odense’nin fakir bir mahallesinde bir ayakkabı tamircisinin ve (muhtemelen Stalin’le tek ortak yanı olarak) bir çamaşırcı kadının oğlu olarak doğdu. Aile tek odalı bir evde yaşamaktaydı ve küçük Hans daha babasının ölümünden önce, ömür boyu bir terapiye sığacak kadar travmaya maruz kaldı. Çeşitli biyografi yazarları çocukken cinsel tacize uğramış olabileceğine işaret eder; nitekim büyük ölçüde otobiyografik nitelikteki ilk romanı Tuluatçı’da Federico adlı bir adam küçük bir oğlanı kandırıp bir mağaraya götürür. Andersen’in “Beni severdi, bana çörekler ve çiçekler verirdi, yanağımı okşardı” diye aktardığı Fedder Cartens adındaki ilk öğretmenlerinden biri de onun okula başlamasının üzerinden bir yıl geçmeden esrarengiz biçimde kasabadan ayrılmıştı. Andersen yetişkinliğinde mahzen gibi yerlerden ciddi bir hoşnutsuzluk duyardı. Okumaya devam et

Ada Lovelace

Bu bölümdeki (kitaptaki sırasıyla alıntıladığım bu ilk bölümün başlığı: Hayata Kötü Başlayanlar. ED.) yaşamları birbirine bağlayan kalıplardan biri çok azının çocuk sahibi olmasıdır. Leonardo ve Newton eşcinseldi; Heaviside bekâr öldü. Freud cinsel ilişkiden hoşlanmamakla birlikte altı çocuk yaptı; ama sadece en küçüğü Anna’ya gerçek anlamda bir yakınlık -kuşku uyandıracak kadar fazla yakınlık gösterdi. Byron’un nasıl babalık yapmış olabileceği üzerine fikir yürütmek ilginç olur. Aksiliklere rağmen, Annabella onun kızını, yani Lovalace kontesi Augusta Ada Byron King’i, genellikle bilinen adıyla Ada Lovalace’i (1815-1852) doğurdu. Ama Byron kızını sadece bir sefer kısa süre görebildi. Ondan sonra anne, kızını babasının hatırasından korumak için elinden gelen her şeyi yaptı. Okumaya devam et

Lord Byron

Dokuz yaşındayken geceleri yatağına gelip “bedeniyle oyunlar oynayan” dadısı tarafından baştan çıkarıldı. Pek de eğlenceli bulmadığı bu deneyim onu, “melankoli” duygularıyla doldurdu ve kadın daha sonraları onu dövdüğü gerekçesiyle kovuldu. Anlaşılır bir tavırla hayranı olan Freud gibi, Byron da Napolyon’a takıntılı biri olarak büyüdü ve okuldaki sırasına onun bir büstünü koydu. Eğlenmek için kendisini okumaya vurdu; iddiasına göre, okuduğu roman sayısı on beş yaşına vardığında dört bini bulmuştu. Okumaya devam et

Oliver Heaviside

Oliver Heaviside

Oliver Heaviside

Heaviside, Londra’nın Camden Town kesiminde yoksul bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Babası yetenekli bir gravürcüydü; Dickens’ın Strand dergisindeki Bay Pickwick’in Serüvenleri tefrikasının gravürlerini çizen oydu. (Elliot Engel’in Sel Yayınları’ndan çıkan “Oscar Nasıl Wilde Oldu” adlı kitabının Charles Dickens bölümünde bu gravürlerden detaylı olarak bahsediliyor. ED.) Ama evi daracık, soğuk ve karanlıktı; pencere vergisinden dolayı pencerelerin çoğu tahta çakılarak kapatılmıştı. Okumaya devam et

Isaac Newton

Sataşmalara uğradığı ve genellikle sınıfın tembellerine yakın oturduğu okuldan nefret etti.

Mekanik, matematik, termodinamik, astronomi, optik ve akustik alanlarındaki buluşları onu şimdiye kadar yaşamış diğer bilim simalarının hepsinden en az iki kat önemli kılacak düzeydedir. En özgün çalışmalarının tamamını içeren Principa Mathematica (1687) adlı eserinin bilim tarihindeki en önemli kitap olduğu söylenebilir. Okumaya devam et

Sigmund Freud

Sigmund Freud

Sigmund Freud

Sekiz kardeşin en büyüğü olan Sigmund, yoksulluğun anne babasının evliliğine yüklediği güçlüklere yakından tanık oldu. Henüz çocukken, babasının vasatlığına, bir işte dikiş tutturamamasına ve daha önce iki kez evlenmiş olmasına içerlemeye başladı. (…) On yaşında küçük kardeşlerinden birine ad koymasına izin verildiğinde, Büyük İskender’e atfen Alexander adını seçti. (…) Daha iki buçuk yaşında annesini bir tren kompartımanında çıplak görmek Freud’un “libidosunu uyandırdı” ve o andan itibaren tren yolculuğuna karşı ömrü boyunca sürecek bir dehşet duymaya başladı. Daha da önemlisi, bütün teorilerinin en bilineni doğrudan yaşayarak kavradı: Oedipus kompleksi, erkek çocuğun babasını öldürmek annesiyle yatma yönündeki bastırılmış arzusu. Freud okuldaki Yunanca final sınavında Sophokles’in Oedipus Rex adlı tragedyasını çevirmeyi seçti. Okumaya devam et

Leonardo Da Vinci

 

Leonardo da Vinci

Leonardo da Vinci

Dehasını anlamanın anahtarı -olağanüstü ve çığır açıcı olsalar bile- tabloları değil, defterleridir. Okumaya devam et

Faulkner’ın Yaşadığı ve Yarattığı

William Faulkner

“Şunu anladım ki yaşamanın her türlüsüyle, yazmanın her türlüsü arasında kapatılmaz bir uçurum uzanır…. Yaşayabilenler yaşar, yaşayamamanın acısını çekenler de bu acıyı yazarlar…”

W.Faulkner

William Faulkner, Amerika’da ve Amerika dışında ün salmadan önceki yıllarını -belki gençlik gücünün yüreğindeki coşkunluğundan, belki de ruhundaki kıpırdanışları yazmağa çırpındığı eserlere çağlayanlarca dökemediği için , dar varlığına kıstırılmış olduğunu duymanın acısı yüzünden- hayatını çocukluğundan beri efsanelerini dinlediği azgın yaşantılarla dolu bir serüven gibi yaşadı.

* * *

O vakitler, yaşayabiliyordu; yaşayamamanın felaketi ve sancısı, kezzap gibi özlemi yoktu içinde. Ama, adı kendi ülkesinde ve denizaşırı ülkelerde dillere destan olur olmaz Faulkner, sanki yaşamak macerasından vazgeçiverdi de sakin, düzenli, hareketsiz bir hayatın içinden, ufacık çevresindeki insanlık gerçeklerini (kendi gönlünün kenarsız çerçevesinde var oluşun tragedyasını) manevî yaşantılar halinde duymaya ve duyurmaya koyuldu. Okumaya devam et