Behçet Necatigil’e açık mektubumdur…

Sevgili şairim, canım babam,

Otuz beş yıl olmuş sen bu dünyadan ayrılıp sonsuzluğa göçeli -sonsuzluk deyip duruyoruz ya ikide bir, avuntudan öte değil aslında, geçelim bu meseleyi… Bizim buralarda zamanın nasıl da hızla kayıp gittiğini en iyi bilenlerdensin. Değerlendirmek için ne çok uğraştın altmış üç yıl boyunca, tek bir saatini boşa harcamamaya odaklı bir ömürdü seninki.

Geçen yıl, senden tam otuz dört yıl sonra annemi de uğurladık sonsuzluk denen boşluğa. Yaşadığı sürece erken gidişinden duyduğu üzüntüyü dile getirdi. “Kim bilir neler üretirdi yaşasaydı, daha yapacağı çok iş vardı…” diye yakınıp durdu hep. Diyecek söz bulamazdık, sessizce dinlerdik yalnızca.

Yıllardır sayısız mektup yazdım sana, kimi kâğıtlara, kimi boşluklara –çaresiz anlarımda, rüyalarda. Konuşmalar yaptım anma günlerinde, panellerde, eş dost meclislerinde, kendi kendime. “Babam, şairim!” dedim, “iyi ki şairim babam!” dedim, böyle yazdım. Seni tanımaktan, varlığınla, hayata karşı duruşunla bana sağlığında, daha çok da ölümünden sonra öğrettiklerinden, kızın olmaktan büyük bir onur duyduğumu dile getirdim. Ama içimden geldiğince ‘canım babam’ diyemedim başkalarının yanındayken, farkına varmadan bir mesafe koydum aramıza. Çok yakınlarımla birlikteyken bazen, bir de Selma’yla, o güzelim “Mavi Işık” şiirini yazdığın, “Bizim çocukluğumuz / Karanlık, paslı / Sen güneşlerde yaşa / Altın saçlı…” dediğin sevgili ablamla konuşmalarımızda, hani fırsat buldukça ayda yılda bir baş başa buluştuğumuzda iki kızkardeş, olanca içtenliğimizle dertleşirken önünü ardını düşünmeyerek, sözümüzü ve sevgimizi sakınmadan, kendimizi aşka değilse de artık, şaraba vurup birkaç damla gözyaşı döktüğümüzde, işte o zamanlarda ‘canım babam’ diyebildim ancak. Bir Selma dedi, bir ben, karşılıklı diyebildik.

‘Canım babam’ diyebildiğime göre şimdi -yazdığım bir yazıda ilk defa- duygularımı ve kendimi sakınmayacak yaşlara geldiğimdendir belki de.

Annemin gidişiyle birlikte –bunu söylemek çok tuhaf, hatta gülünç, farkındayım- sanırım ben de nihayet büyüdüm galiba…. İnsan hem annesi hem de babası olmadığında bir garip yalnızlık hissediyor. Sen de bilirsin, hüzünler en çok akşamüstleri iner nedense. Tüm hayatım o bildik deyişle bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçiyor olmadık yerlerde, şimşek çakımını andıran kısacık sahnelerle. Çay kokulu bir sabah çocukluktan, neden ‘cicipapa’ dendiğini anlayamadığımız kızarmış yumurtalı ekmeklerin yeni bir güne kattığı sevinç, Boğaz sırtlarında –ne zaman, nerede?- bir kır lokantasında gördüğüm papatyalar, uzak sesler, kayıp seslenişler, “Toplayabilir miyim anne?”, “Tamam, ama fazla uzaklaşma sakın!”, kalabalık, uzun bir masa, bira bardakları, Kastamonu usulü etli ekmeklerin başrolde olduğu geç öğle yemekleri pazar günleri, alnında birikmiş ter damlalarını silerken yorgun ve mutlu gülümseyen güzel bir genç kadın ocağın başında, otobüsle gittiğimiz kırlık bir alan, bitmek bilmeyen yol, her yerde sepetler dolusu kirazlar ve güneşin sıcaklığı, ablamın kulaklarıma küpe gibi taktığı kirazları düşürmemek için harcadığım çaba, annemin neşeli konuşmaları, şen kahkahaları, senin hep çekingen, hep biraz tedirgin bakışların, ablamı birlikte oynamaya zorladığım, hatırımı kırmayıp katıldığı evcilik oyunları, geceler sonra, geceleri eve dönüşlerde kucağına alman beni, güvenli uykulara dalışlarım: “Çocuk hemen uyudu / Uykusunda güldü…”

İlk çocukluk anılarına karışan başka görüntüler ardından, sıradan bir tartışma, gereksiz bir kırgınlık, bastırılamayan öfke taşkınları, öfkeyi yenmek için kitaplara, şiirlere kapanmalarım, leblebi eşliğinde içtiğin akşam üstü rakılarının anason beyazlığı, okumam için verdiğin edebiyat dergileri, kitaplar, taze ceviz kokusu, uzun bir zaman sıçramasıyla bir hastane odası ansızın, beyaz yine, başka bir beyaz, ilaç ve serum ve hastalık kokulu bu beyazlığın ortasında, hırıltılı nefes seslerine eşlik eden anılara, bir de umutlara sığınarak bekleyişler, ölümün çok yakınlarda olduğunu bilerek ve ölümün anlamını bilmeden daha, sessiz çığlıklarda dile gelen isyanlar…

Sonrasında sen yoktun, ama şiirlerin yanı başımdaydı, yaşadıklarıma, anladıklarıma ve anlayamadıklarıma eşlik ederek, anlam arayışlarıma ışık tutup yol göstererek. Kederlere, acılı bekleyişlere şiirlerle katlanıldı, genç ölümlere, çocuk ölümlerine yakın ya da uzak çevrelerden, geç ölümlere, ölememelere. İlk kitabındaki ilk şiirlerinden birini hatırlayarak: “Yaşamak bir azaptır çoğu zaman…”

Biliyor musun, çocuklar hâlâ ölüyor, öldürülüyor bu dünyada. Çok sevdiğin, kıyamadığın masum çocuklar. “Hem onlar geç büyürler, sonra ne güç büyürler / Daha yavru, dünyanın farkında değiller / Üşümüş soğuklarda yatağımıza gelirler” dediklerin –senden tam bir yıl sonra, yine 13 Aralık’ta on yedi yaşında bir çocuk idam edildi mesela. On yedi yaşındaydı, ama on sekiz oluverdi birdenbire. Yaşına bir yıl eklenerek yaşayacağı yılların tamamı alındı elinden. Ağıtlar yakıldı onun için, şiirler yazıldı sonradan. Adı Erdal’dı, umutları vardı, kocaman kara gözleri, bir de yakası kürklü paltosu. Sonra başkaları. On yediyken on sekiz olanın abileri. Yirmiler, yirmi üçler. Umutlarıyla birlikte toprağa karıştı hepsi.

Şimdileri sorarsan, idamlar yok artık, ama haksızlıklar, yolsuzluklar, eşitsizlikler hâlâ dur durak bilmiyor. Açlık, yoksulluk diz boyu. Gençler öldürülüyor. Hayatımız her yönden kuşatılmış, içeriden ve dışarıdan, nefes alamıyoruz adeta. Ama sanma ki her an kötü hissediyoruz kendimizi, hayır, yaşıyoruz pekala, gülüyoruz, eğleniyoruz, kitaplar okuyor, sinemaya gidiyor, güzel içkiler ve yemekler eşliğinde güzel müzikler dinliyoruz. Yeni bir çizme alıyoruz, kırmızı bir kazak, yılın moda renginden bir elbise. Elbiseye uygun eski bir şal bulunca dolabımızda, nasıl da seviniyoruz. Okuduğumuz kitapla, izlediğimiz filmle mutlu oluyoruz bazen. Yaşamak için küçük sevinçlere ihtiyacımız olduğunu biliyoruz, başka türlü yaşanmaz diyoruz, böyle savunuyoruz, böyle aklıyoruz kendimizi, sevincimizi. Sonra, tam da o anlardan birinde, sevinirken o anda anlamlı bulduğumuz ve birazdan tüm anlamını yitireceğini bilmediğimiz herhangi bir şeye, donup kalıveriyoruz: Görüyoruz, duyuyoruz, okuyoruz –vurulan bir gencin hikâyesini, öldürülen bir başkasının trajedisini, gözü yaşlı ana babaları. Tabutlara örtülmüş bayraklara sarılıp “Vatan sağ olsun!” diyenlerle, “Vatana da, devlete de hakkımı helal etmiyorum!” diyenleri dinliyoruz. Dökülen gözyaşlarının aynı olduğunun farkında olarak ve bunun ne zaman fark edileceğini sabırla bekleyerek tüketiyoruz ömrü. Her an yeni bir kötülüğe, haksızlığa tanık olmanın ağırlığıyla.

Hiçbirinin olmadığı bir gün -olacak iş değil ya, diyelim ki oldu- küçük bir mutluluğun peşine takılmış giderken, bize doğru uzanan kirli, cılız ve yoksul bir çocuk eli görüyoruz ya da kavruk yüzlü genç bir kadının kucağındaki esmer çocuğun, onca kir pas, pılı pırtı arasında bile gizlenemeyen pırıltılı bakışlarıyla karşılaşıyor bakışlarımız. Utanıyoruz neden utandığımızı bilmeden, suçluluk duyuyoruz ne suç işlediğimizi anlayamadan. Her yerimiz utanç oluyor, temiz giysilerimizin, cebimizdeki paranın, yediğimiz yemeğin altında eziliyoruz. Yeni bir sevinç bulana kadar, sevinci bölecek yeni bir kötülükle karşılaşana kadar…

“Bir İstanbullunun Not Defterinden” şiirini hatırlıyor musun? Kentteki bozulmadan, yozlaşmadan yakındığın, “İstanbul’da yaşıyorum / Yaşamaksa!” dizeleriyle biten Nisan 1979 tarihli şiirin. O yılları nasıl da mumla aradığımızı görseydin! Dünyanın en güzel kentinin akıl almaz biçimde yağmalanmasını, iktidar çevrelerine peşkeş çekilmesini, rant uğruna nefes alınamaz hale gelişini. Eski mekânların, anılarımızla birlikte yok edildiğini –çok sevdiğin o kendi halinde, gözlerden ırak yerlerin hiçbiri yok artık. Din, inanç, vatan, millet sömürüsüyle beyinleri yıkanan yığınları izliyoruz şaşkınlıkla, yarınlardan daha çok korkuyoruz günden güne. Bunu da yazmıştın değil mi, “Panik” şiirinde: “Yarınlar? Gizli kara gazete haberlerinde / O varsa ekmeklerde, sularda ağulu / Hatta çocuk yüzlerine düşmüşse gölgesi / Keser bizim gibiler yarınlardan umudu.”

Demem o ki, senin de bildiğin üzere değişen fazla bir şey yok bu tarafta, aynı sorular ve sorunlar tekrarlanıp duruyor. Yine de umut etmekten vazgeçmiyoruz hâlâ, inatla –bir gün elbet, mutlaka!

Her yıl Aralık ayı geldiğinde, anıların ve şiirlerin baskınına uğruyorum yeniden. İnceldikçe inceliyor içim, şeffaflaşıyor adeta. Bir can dostumun, Birsen Ferahlı’nın “Oynak Taşın Son Günü” başlıklı yazısını hatırlıyorum, çocukluğunun geçtiği evi, annesiyle babasının ölümünden yıllar sonra, tadilat yaptırmadan önce eski şekliyle son kez görüşünü anlattığı o incelikli yazıyı: “Bu demektir ki, orta odada altına para, düğme, parlak kağıt sakladığımız oynak taşı son kez göreceğim yarın.” Her Aralık ayında ‘oynak taşın altında’ ne varsa, dökülüveriyor önüme. Hayatın tam da sevgili Birsen’in dile getirdiği gibi yaşandığını görüyorum tekrar: “Yarın bütün eşyaları toplayamayacağım. O eşyaları hiçbir zaman toplayamayacağım; giderek çoğaltacağım; her birisinin öyküleri, yeni döşenecek parkelerin üstünde dolaşacak. Sevgiler, korkular, umarsızlıklar, umutlar, çocuk gözlerimiz, genç kahkahalarımız, o güvenli el, o uçsuz bucaksız yürek son soluğuma dek her köşesinde o evin. Çocukluk, üzerinde tadilat yapılamayan bir projedir.”

Aralık ayları, yeniden çocuk olma zamanları sanki…

Canım babam, sevgili şairim,

karmakarışık bir mektup yazdım sana. Hissettiklerimin çok azını ifade edebildim, her şeyi birbirine karıştırdım. Hayır, düzeltmek, değiştirmek için uğraşmayacağım, nasıl geldiyse, hangi sözcüklere dönüştüyse öylece bırakacağım bu kez.

Yine bir şeyler eksik kalıyor, biliyorum. Bir kez daha “Çok şey yarım hâlâ / Yazılmadığından” dizelerini hatırlayıp, ‘yazılmadığından’ yerine ‘yazıl(a)madığından’ mı olmalıydı diye geçiriyorum içimden. “Çok Şey Yarım Hâlâ” adını verdiğim ilk kitabımdan bu yana her metinde, hatta her satırda, yazdıkça artan bir yarımlık duygusuyla baş etmeye çalıştığımı düşünüyorum yeniden.

Kabulleniyorum belki de artık, evet, “Çok şey yarım, yaşadıkça ve yazdıkça yarım kalmaya mahkûm,” diyerek gökyüzüne bakıyor, gülümsüyorum yıldızlara doğru.

Anlayacağını umarak, dileyerek…

AYŞE SARISAYIN
12 Aralık 2014

Reklamlar
Post a comment or leave a trackback: Trackback URL.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: