Seyirciler Yokuşu

Bir ölümü her gün yeniden yaşar
Camlara yapıştırılmış yüzler gibi
EDİP CANSEVER

Yaşlı Adam, Monte’den çağlarca uzak bir yerde yaşadığı halde, Monte saatiyle tam altında kendiliğinden uyandı. Bu onun için bir alışkanlığa dönüşmüştü. Gerinmedi. Kalktı. Uzun koridoru geçip banyoya girdi. Temizlenmesi kısa sürdü. Üzerinde zebra desenli bornozu, koridorun sonuna yöneldi. “Monte Meydanı’na İnen Seyirciler Yokuşu Başındaki İlk Ev” adını verdiği odaya girdi. Çerçevesi bir pencereninkini andıran kocaman bir Monte fotoğrafının asılı olduğu duvara bitiştirilmiş masaya oturdu. Gözlerini kısarak fotoğrafı incelemeye başladı: Renkler giderek canlanıyor, ayrıntılar daha da belirginleşiyordu. Monte’de sabah oluyordu.

Yaşlı Adam, bir an olsun gözünü ayırmıyordu fotoğraftan. Her değişimi, her kıpırdanışı görmesi şarttı. Saat ilerledikçe, telaşla işlerine konuşan insanlar belirdi fotoğrafta. Otobüsler, otomobiller, yüzler çoğaldı. Sesler arttıkça arttı ve meydanın üzerinde bir uğultu bulutuna dönüştü. Adam bu sesleri anımsıyordu, tanıdık bir hüzün çöktü içine. Gene de her sabah yaptığı gibi sadece gülümsedi.

Doğduğu topraklara geri dönmesi yıllar önce yasaklanmıştı. Oraları terk etmeden önceki gece, evinin Monte Meydanı’nı gören penceresini yerinden sökmüş ve buraya kadar yanında getirmişti. Bu fotoğrafın çerçevesinin bir pencereninkini andırması, onun gerçek bir pencere oluşundandı. Pencere bir zamanlar başladığı “Monte Meydanı’nı gösterme” işlevini burada da sürdürüyordu. Yaşlı Adam da tüm gün bu fotoğraf-pencerenin kenarında oturup Monte Meydanı’nı seyrediyordu.

Ansızın odanın kapısı açıldı ve genç bir adam girdi içeri,

– Ben bugün Monte’ye dönüyorum, dedi. Yaşlı Adam karşılık vermedi. Büyümüş gözlerle fotoğraf-pencereyi işaret etti sadece.

Genç adam sürdürdü konuşmasını:

– İki haftadır buradayım ve seninle Monte’yi seyrediyorum. Senin için kaygılanıyorum. Bu noktaya sabitlenmişsin. Benim de tek yapabildiğim sana eşlik etmek oldu. Bu bitmek bilmez seyir, doğup büyüdüğüm ve nadiren dışına çıktığım bu kentten bıkmış olduğumu düşündüğüm halde, şimdi bir an evvel geri dönme isteği uyandırıyor içimde.

– Yüzüme baksana, dedi Yaşlı Adam, ona dönerek, bu denli mutsuz bir yüz başka nereye gider? Nereyi yer edinir kendine?

– İşte, diye pencereyi işaret etti konuk, mutsuzluğun kaynağını.

Yaşlı Adam başıyla olumladı. Kederi ve yalnızlığı çoğaldı:

– Burada, insanları izlerken özne değilim. Asla! Onların nesnesiyim. Seyretmek hiçbir zaman bu kadar acı vermemişti bana. Görmek yetmiyor artık, yeniden görülmek istemiyorum. Topraklarıma geri çağrılsam, affedilsem yürüyemem o sokaklarda. Kimseyle konuşamam.

– Evet, seni göremezler bile, dedi genç konuk.

Onun için üzülüyordu, ancak kendi adına da bıkkındı.

– Artık görmek isteseler bile göremezler. Ama en azından bana seslenmelerini isterdim. Beni unutmamalarını…

Genç adam iyiden iyiye sıkılmış görünüyordu:

– Neden dışarı çıkmıyorsun peki? Neden bu pencereye saplanıp kaldın?

– Bir hayvana dönüşmekten korkuyorum. Biliyor musun, bir gün kenti seyrederken bir düş görmüştüm…

– Senin nasıl düşler gördüğünü hep merak etmişimdir. Ancak hemen çıkmazsam uçağı kaçıracağım, dedi kol saatini parmak ucuyla tıklatarak.

– Düşlerim kısa olur benim… Yalınayak dolaşıyordum sokaklarda. Bornozum derime dönüşmüştü. Çıkan savaşlardan, dökülen kanlardan, Monte’deki tüm acı ve barbarlıklardan ben sorumluydum. On iki kişilik, hepsi birörnek giyinmiş genç insanlar beni kabuklu bir hayvana dönüştürdüler. Cezam buydu. Taşlamaya başladılar. Lağım kanalına yuvarlandım.

Düşünü anlatmayı burada kesti. Çünkü konuğu duvardaki onlarca saatte gezdiriyordu bakışlarını. Saatlerin birbirlerinden farklı zamanları gösteriyor oluşu, bazıları çoktan durmuşken, bazılarının ise akrep ve yelkovanının bile olmayışı tedirginlik veriyordu. Yaşlı Adam, burada saatlerin zamanı değil de zamansızlığı gösterdiğini bilmenin hüznüyle,

– Peki, dedi sabırsızlanan ancak biraz da şaşkın görünen genç adama, genç dönmeni sağlayacağım, ama sen de halkımın beni hatırlamasını sağla.

“Elbette,” diye yanıtladı genç adam, gözlerini hastane odasında açarken.

Hemşire gülümsedi. Hastanın iki haftalık bir komadan sonra döndüğüne çok sevinmişti.

“Günaydın,” dedi yeni serum şişesini yerleştirirken.

Genç adam, boğazı acıyarak, “Monte’de sabah mı…” diye mırıldandı.

“Evet, ışıl ışıl bir sabah,” dedi hemşire.

Taburcu olduğu gün, içinde, meydana gitmek ve Seyirciler Yokuşu’nun başındaki o eve bakmak için karşı koyamadığı bir itki vardı. Taksiden tam orada indi. Başını ağır ağır kaldırıp yokuştaki ilk evin kara boşluğuna dikti gözlerini. Pencerenin yokluğuna… İlk kez, görmek için değil, görülebilmek için bakıyordu.

Meydan yeni yeni kalabalıklaşıyordu. Genç adam, gelip geçenlerin ortasında heyecanını dizginlemeye çalışarak, kıpırdamadan, dimdik durdu. Giderek artan bir gerginlik yayılıyordu bedenine. Kolları ağırlaşmıştı. Sağ kolunu zorlukla kaldırıp yavaş devinimlerle eski, terk edilmiş ahşap evin karanlık pencere boşluğuna el salladı. Çatırdayarak gülümsedi. Ve öyle kaldı. Taşlaşmıştı.

Bir süre sonra meydandaki insanlar heykelin çevresinde toplandılar. Kalabalık, onu taklit ederek, aynı tarafa dönüp el sallamaya başladı. Hiçbiri bir şey görmüyordu kuşkusuz. Onlar için yalnızca eğlenceli bir oyundu bu. Heykel ise uzaklarda, kimsenin bilmediği bir yerde, herkesi gören birinin kahkahalarını duyuyordu.

PELİN BUZLUK
Deli Bal

Can Yayınları

Reklamlar
Post a comment or leave a trackback: Trackback URL.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: