Mahallenin Bazı Ölüleri

Zabıt Kâtibi Zeyyat Bey

Henüz tam kaybolmadım ben. Kalabalığın arasında hâlâ farkıma varıyorlar. Kimisi “Nasılsın beybaba?” diyor. Şimdikiler daha kaba. Oysa ilk geldiğimde ağzımdan “muhterem ve valide” laflarını düşürmezdim. Uçup gitti o zatı şahaneler. Kaldık yeniyetmelerle. Üstelik bu kalabalık meydan ve ayakta geçen bu zamansız bekleyiş yeniden öldürecek beni. Bir an önce tamamen unutulmayı ve çaydanlıktan sıyrılan buhar gibi tepedeki deliklerden kaybolmayı istiyordum.

Güneşi severdim. Bunu hiç sormadılar. Üstelik hiçbir şey sormadılar. Ekşi ayran tadında bir bulantıyla burada buldum kendimi.

“Güneş isterim,” dedim.

Yaptığım onca amele karşın, şu kadar sarı sıcak ışığı görmeye hakkım yok muydu?

Seher’i kenara çektim.

“Baban öldüğünde kim şahitlik yaptı mahkemede?”

“…”

“Sonra hâkimin evine gidip kim yalvardı? Ben! Buz gibi ben. Başını soktuğun bu yıkıklığı elinden çekip alacaklardı. Kardeşim, dediğin o hırsız, hiç yapmasa, bacadan aşağıya gaz döküp yakacaktı hepinizi. Ben. Ben kurtardım sizi. Aldığınız solukta, gördüğünüz günde hakkım var. Şimdi bunu isterim.

Perdeleri örttürmedim. Güneşi severim ben. Omuzlarımdan göğsüme doğru düşsün isterim. Yaşamak bu değil midir? Işık. Sıcak uyluklar, parıldayan tüyler. Öleceksem burada ölmek isterdim. Bu kokunun üzerinde. Güneşte kalmış armudun çürüklüğü gibi, yere dökülen gül suyunun topraklı yanıklığı gibi. Seher’den doğan, Seher’in içinden gelen, beni gördükçe saklamak istediği, örtündüğü, büzüldüğü, avuçlarıyla toplayıp geri içine tıkmaya çalıştığı kokusuna sarınıp hiç uyanmayabilirdim.

Sonra eve döndüm. Yalnızlığıma. Rahat gündüz uykuma. Seher gelecek ardımdan. Eli mahkûm. Ben ne zaman ona gitsem, beni yıkamaya, kokusunu yeniden buluşturmaya geri gelecek.

Kim döktü o kaynar yakıcılığı kulağımdan içeriye? Yanık kokusu kaldı içimde. Hiç gitmiyor şimdi. Bu meydanda nereye gitsem arkamdan geldim. Kurtulamıyorum.

Ali Cenap

Sesim çıkmıyor. Çırpınıyorum gören yok. Önümden geçip gidiyorlar. Bir duvardan diğerine koşuyorum. Bu kalabalığa nasıl çarpamıyorum ben?

Oğul dediğin adamın koltuklarını kabartır. Benim yüzüm yerden kalkmadı. O doğdu, anam öldü. –Nerede şimdi? –

Çarşafa sardık. Kefen utancımız oldu. Halbuki iyi gün var, kötü gün var. İki kuruş saklardık kenara.

Mor doğdu oğlum. Ebe zor ağlattı.

“Hemen götürün bunu doktora,” dedi.

Kış günü, şoför bul, cip tut. Çukura kaçsın ön tekerlek. Kucağımda et lokması. Üzerine eğiliyorum. Nefes alsın diye ağlıyorum. Salihli nasıl da uzakmış. Poyraz Damları’nda durdurdu jandarma. Yol kapalı. Ova suya batmış. Döneceğiz çaresiz. Mor et daha yeni geldi bize. Ellerimin, avuçlarımın arasında çürür mü, diye düşünüyorum. Koynuma sakladığım, düğüm düğüm burduğum mendil sıyrılıp düşmüş. Kim bilir hangi çamurlu çukurda kaybolmuş üç kuruş.

Hava açarken eve vardım. Oğlum yaşıyor. Anam ölmüş.

Orta odaya çarşaf sermişler. Ak taşa dönmüş. Yatıyor.

Adliyeye koşuyorum. Zeyyat Bey, daha saçına yeni ak düşmüş. Cüzdanını açıyor. Parmaklarını diliyle ıslıyor.

Kime söylüyorum ben bunları? Kim duyuyor beni?

Et parçası yaşadı. Soluklandı, ayak parmaklarını oynattı, sobanın yanında emdi – karanfil kakmalı odun sobanın yanında, salyası geldi, dişleri çıktı, emekledi, utanmadan divanın eteklerine tutunup doğruldu.

Anam çürüdü. Oğlum büyüdü.

Seher bir sabah yanıma geldi.

“Gitti,” dedi.

“Gitti. İnsan evladını bir kere olsun bağrına basmaz mı? Kızını sevmek sana yetecek mi? Onun öfkesini kim susturacak şimdi?”

Seher sus sen! Sen ansızın ölen bir yanını gördün mü? Kızdın mı ona? Ya yerine geleni onun yerine koymaya çalıştın mı?

Kim görüyor mu beni? Bu taş kokulu olmayan duvarlar arasında, bu kalabalığın soğukluğunda kim tutuyor beni?

Ali Cenap’ın Oğlu

Parmaklarımdaki titreme geçmemişti daha. “Sol elime kına yaktılar,” derim sorarlarsa.

“Kına yaktılar bana. Askere gidecektim. Adam olacaktım ben. Yattığım boş evler, arka arkaya çektiğim şimdi boş tüpler, kimi ağlarken görsem kendi canıma jilet çekmelerim ve de hepsi bitecekti ağalar. Böyle şimdi siz tepeden bakıyorsunuz ya bana; ranzalarınızın üzerine bağdaş kurmuşsunuz ve sigaradan sararmış bıyıklarınızla ne öfke ne titreme, hissiz gözlerinizle deliyorsunuz ya beni… Ben çıkacaktım bu bedenden. Topladım torbamı. Geri döndüm. Evimizi uzaktan gördüm. Kırmızı tahtadan kepenkleri vardı. Kaçarken dönüp bakmıştım. Hâlâ sımsıkı kapalıydılar.”

“Ağalar, herkes unutmuştu beni. Siz de görmeyiverin. Duvarlara sürtünerek gezerim. Yerdeki karınca kadar görünmem gözünüze. Yok olurum. Tutun ki her sabah çorba karavanasının sapından ben tutmuyorum. Yüklenip getirmiyorum onu, koymuyorum önünüze. Ekmeğinizi kolay yutsanız diye lokma lokma bölmüyorum sofranıza.”

“Baş ağam, sen dinle beni. Deme öyle o lafları. Eline baba kanı sürenin gözümüzde kıymeti yoktur. Deme.”

“Baş ağam, benim derim bir şiş parası bile etmez.”

Babam var bu kalabalığın içinde. O bana çarpıp geçiyor. Deli gibi beyaz duvarlara koşuyor. Sonra öteki yana. Binbir köşeye sıçrıyor.

Babam görmüyor beni.

Sırtındaki yara hiç kanamıyor artık.

Benim ellerimdeki kanı yıkaya yıkaya çıkardılar. Sabunladılar. Beze sardılar. Ama hâlâ geçmedi titremesi parmaklarımın.

AHMET BÜKE
Kumrunun Gördüğü

Can Yayınları

Post a comment or leave a trackback: Trackback URL.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: