Eşkenar Cehennem

Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra

Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra

Akşam yemeğinden sonra annemle bulaşıkları kaldırıyor, ortalığı toparlıyorduk. Annem “Hiç olmazsa kadıncağızın yaşlı annesi…” diye konuyu yeniden açınca, “Hayır anne!” diye bağırdım, çünkü bu saçmalığa bir son vermek gerekiyordu. “Hayır diyorum sana, hayır!” Süngeri olanca gücümle pencerenin önündeki menekşeye doğru fırlattım. Zavallı çiçek köpük içinde kaldı.

“Milletin iyilik meleği kesildin yine!”

Bir elim boğazımda sımsıkı, diğerinin ucundan yere köpük damlıyordu.

“Ama ben iyilik falan yapmak istemiyorum. Anladın mı anne!” Elimi boğazımdan çektim, yumruk yapıp şakağıma vurmaya başladım. “Anlıyor musun?” Sonra, “Öldüyse öldü!” dedim, “Kurtulmuş işte! Ben de ölsem de kurtulsam!”

Annem telaşla salon tarafını gösterip birkaç kez sus işareti yaptı, sanki salondakilerin umurundaydı; onda kesin tik olmuş artık bu hareket, babamın olduğu yeri gösterip sus işareti yapmak. Kendini toparlayınca bana yaklaştı, omzuyla şöyle bir itip menekşe saksısının arkasına düşen süngeri aldı. Hiçbir şey olmamış gibi bıraktığım yerden lavaboyu ovmayı sürdürdü. Ellerinin kızarıklığının yavaş yavaş kollarına, omuzlarına, oradan da yüzüne tırmandığını görebiliyordum.

Ne yapacağımı bilemeden ayakta öylece annemin yanında durdum. Süngeri musluğun altına tutmasını, akan suyu eliyle lavabonun içinde gezdirmesini seyrettim. Mutfaktan çıktım. Çıkarken arkamdan “Terbiyesiz, saygısız şey!” dediğini işittim. Bir şeyler daha dedi, ama söyledikleri buzdolabının üzerindeki televizyonun gürültüsüne karıştı.

Bu evde her şey böyle zaten, birbirine karışmış ve benim sürekli midem bulanıyor. Annem hayatımız güllük gülistanlıkmış gibi sürekli başkalarının sorunlarıyla ilgileniyor, her köşesini zebanilerin tuttuğu evin cehennemliğini görmüyor. Aklı fikri temizlik. Her gün iki kez eşiği siliyor, eve girerken pantolonlarımızın paçalarını kıvırmamızı istiyor. Ama zebaniler yerinde duruyor. Ağabeyimle babamın gizli anlaşmaları, kaş göz işaretleri, gülüşleri… Bana sordukları tek şey üniversite sınavına çalışıp çalışmadığım. Kaç senedir bunu soruyorlar. Hayır çalışmıyorum ve tanımadığım bir kadınla torunuymuş gibi konuşma düşüncesi beni çıldırtıyor. Üstelik torun öldü.

Annemin bir daha konuyu açmasına izin vermedim tabii. Her zamanki kavgalarımıza döndük. Akşamları kimlerle o kadar uzun telefon konuşmaları yapıyorum, temizlikte niye ona yardım etmiyorum, niye ders çalışmıyorum? Hayat alıştığım ve nefret ettiğim akışını kazandı tekrar. Ev ile dershane arasında gidip gelen örümcekler… Örümcek ağı doğa harikasıymış. Bense bir tuzağa düşmüş gibi hissediyorum.

Sonra bir gün o kadını gördüm. Kızı intihar eden kadını. Bize gelmişti. Salonda, pencerenin önündeki kanepede oturuyordu. Arkasından gün ışığı vuruyordu. Kısa kıvırcık saçlarının arasından geçerek terk edilmiş bir yere gidiyor gibiydi ışık. Öyle.

“Canan, bak yavrum Türkan Teyzen,” dedi annem, iyilik meleği sesiyle. Bu ses midemi bulandırıyor.

Kadın bana gülümsedi, o da beni tanıyordu, ama ben onu hatırlayamadım.

“Tabii ne zamandır görüşmedik,” dedi yine gülümseyerek. Gözleri küçülmüş gibiydi. Küçülmemiş de kaçmış, saklanmış sanki.

“Eskiden daha sık görüşürdük,” diye açıkladı annem, “Şeyden sonra… Koptuk…” dedi sustu, nasıl devam edeceğini bilemedi. Ben gözlerimi kadından alamadım. Kupkuru kalmıştı kadın. Zayıf değil ama kupkuru işte. Onun bu haline bakarken tuhaf isteğinin nedenini anlayıverdim. Bu kupkuru bedeni son bir kez, son bir amaç için iyice sıkıp bir damla hayat düşürmek istiyordu yaşlı annesinin çatlamış toprağına. Yaşlı annesinin torununun öldüğünden haberi yoktu ve bilmesin istiyordu, hiç öğrenmesin.

Başımla işaret ederek annemi mutfağa çağırdım. “Türkan Teyze’ye söyle annesini arayacağım,” dedim. Annemin sevindiğimi görmemek için hemen odama gittim, yatağa yüzümü gömdüm. Ağlamak geldi içimden, kendimi tuttum. Biraz sonra içeriden annem seslendi. Salona girdiğimde, “Bizimkiler de ağabey kardeş… Hem Canan’ın taklit yeteneği müthiştir… Tiyatrocu olmak istiyor aslında…” gibi bir şeyler dediğini duyunca, bir an pişman oldum verdiğim karardan, çıkıp gitmek istedim şöyle kapıyı filan çarpıp, ama geç kaldım Türkan Teyze’nin bakışlarına yakalandım.

Türkan Teyze “Annemin kulakları pek iyi duymaz,” dedi. Ona Başak’ın Amerika’ya doktora yapmaya gittiğini söylemişler. Bana hayal meyal hatırladığım Başak’tan, ailelerinden söz etti. Başak resim bölümünü bitirmiş, sonra da master yapmış. Ağabeyi Umut makine mühendisiymiş. Babalarıyla Türkan Teyze yıllar önce boşanmış. Anneanne Amerika’da hangi şehir diye sorarsa, sorabilirmiş, eşinin görevi nedeniyle bir süre Amerika’da yaşamış, Detroit’te Michigan Üniversitesi’ne gittiğimi söyleyecekmişim. Türkan Teyze bunları rahat, neşeli bir sesle anlattı. Beni ürkütmemek için. Ortada ölü filan yok bu bir oyun, diye düşünmem için. Anladım.

“Başak bebekken anneanne diyemez, Nanna derdi,” dedi Türkan Teyze, “sonra da böyle demeyi sürdürdü, biz bile ona Nanna diyoruz.” Bir an durdu, “Nan-na,” diye tekrarladı, bunu yaparken gözleri daha da geriye kaçtı, saklandı.

Ben de ilkokul çocuğu gibi başımla eşlik ederek tekrarladım: “Nan-na.”

O akşam, babamın işyerinden getirdiği ajandadan Amerika’yla saat farkına baktım. Kendi kendime cümleler kurdum: Nanna seni çok özledim. Nannacığım sağlığın nasıl? Kendine iyi bak Nannacığım.

Ertesi gün dershanede hiç aklımda yokken Ebru’ya söyledim her şeyi. “Sen kızı tanıyor muydun?” diye sordu heyecanla, “Niçin intihar etmiş? Aşk yüzünden mi acaba?”

“Evet, çok yakındık,” dedim nedense, yalan söyledim. “Neden intihar ettiğini bilmiyoruz,” dedim.

Telefonun ahizesini peçeteyle veya mendille kapatmamı öğütledi Ebru, konuşacak bir şey bulamazsam, “Kapatmam lazım, burada telefon pahalı,” dememi öğütledi. “Böyle bir şey, böyle başkasının yerine telefon etmeler filan bir filmde vardı sanki,” dedi. Dershanenin camından dışarı uzun uzun bakarak filmin adını hatırlamaya çalıştı, hatırlayamadı.

Nanna’yı ilk arayışımda, annemin yanımda durmasına ses çıkarmadım. Hiç heyecanlı değildim. Konuşma biter bitmez annem telefonu elimden kaptı, Türkan Teyze’yi aradı. “Bizim kız aynı…” dedi, bir an korkuyla ürperdi, belki de içinden Allah korusun diye geçirdi, yutkundu, “aynı Başak gibiydi,” dedi. “Tam beş dakika konuştular. Evet, evet Türkancığım çok mutlu oldu kadıncağız.”

Kadın gerçekten mutlu oldu, ama annem her zamanki gibi abarttı. İki dakikayı geçmemişti konuşma, üstelik yarısında ağladı durdu kadın.

Annem yine Türkan Teyze’ye, “Bizim kızın taklit yeteneği…” diye anlatmaya başlayınca, “Yeter artık, kapat şu telefonu!” diye çıkıştım. Dişlerimi öyle sıkmıştım ki tıslar gibi çıktı sesim. Aptal iyilik meleğini sokmaya çalışan yılan gibi. Bu ilk ve sondu, dedim içimden.

Son olmadığını biliyordum.

Ertesi gün dershane çıkışına gelen Erhan’a anlattım olanları. El ele metro istasyonuna doğru yürüyorduk.

“Böyle bir şeyi nasıl kabul edersin!” dedi Erhan, “Böyle bir şeyi bana nasıl yaparsın!” Sanki kendisine karşı yapılmış bir şey var ortada, sanki ben onu aldatmışım, ona ihanet etmişim. Elimi bıraktı. Bıraksın zaten. Her şey çok saçma ve boş görünüyordu.

Bir hafta kadar sonra, akşam yemeğinde annem, “Bugün Türkan’daydım,” dedi babama bakarak, “Canan’a teşekkür üstüne teşekkür etti.” Babam, “Hâlâ solculukla falan uğraşmıyordur herhalde o kadın bu yaşında,” dedi, bana bakıp ekledi: “Bu işi fazla uzatmayın!” Ağabeyim çorbasını kaşıklarken “Kız niye atmış kendini aşağı?” diye sordu, neredeyse gülerek. Babama göz kırptı. Fırlayıp kalktım masadan, babamın fasulye koymam için uzattığı tabak havada kaldı. Kalsın.

Nanna’yı aradım. Canım sıkılmıştı, aradım. Sesimi duyar duymaz ağlamaya başladı. Ne zaman döneceğimi sordu. “Söyledim ya Nannacığım,” dedim kızarak, “yazın başında döneceğim.” Ona böyle kızmak hoşuma gitti. Daha gerçek olmuştu böyle sanki daha inandırıcı. Nanna susup burnunu çekti, sonra “Yavrum sana bir şarkı dinletmek istiyorum,” dedi kibar bir sesle. “Şarkı mı?” Şaşırmıştım. Ahizeyi bırakışını duydum, terliklerini sürüyerek uzaklaştı, kulağıma önce bazı tıkırtılar ardından bir şarkı gelmeye başladı. Bildiğim bir şarkı, radyolarda çalıyorlar hep. Şarkıyla birlikte Nanna’nın kesik kesik gülüşünü de duyuyordum. İşitip işitemeyeceğimi düşünmeden, “Kartım bitiyor Nanna, kapatıyorum,” dedim. Avuçlarım terlemişti.

Yatmadan, “Biraz önce Türkan Teyze’nin annesini aradım,” diye haber verdim anneme, yüzüme bakmadan, yüzünü görmek istemiyordum.

Birkaç gün sonra yine aradım. “Burada yağmur yağıyor,” dedi Nanna. Sanki Amerika’da da yağıyormuş gibi sordu: “Şemsiyen var mı yavrum? Biz Boston’dayken mütemadiyen yağmur yağardı.”

Ben Boston’da değilim, diyecekken vazgeçtim. “Yağmurluğum var,” dedim. “Burada havalar iyice soğudu. Sabahları hele, çok soğuk oluyor.”

“Yün çorabın var mı?” diye sordu Nanna, “Neler yiyorsun orada? Âdetleri de bizimkilere benzemez ki onların!”

Böyle böyle, havadan sudan konuşurken alıştım ona. Aklıma estikçe arıyorum artık. “Sen küçükken reçeli canlı bir şey sanırdın yavrum,” diyor, birlikte gülüyoruz. Televizyondaki dizileri anlattırıyorum. Bakıcısıyla ilgili şikâyetlerini dinliyordum. Misafirlerle ilgili dedikodular… Hatta bir miktar döviz yapmış, yastığının içinde saklıyormuş, bunu bile söyledi.

Ben de ona gördüğüm düşleri anlatıyordum. Geleceğe dair hayallerimi. Tiyatroculuktan söz edemiyordum doğal olarak. Ama olsun, mırıltılar çıkararak dinliyor Nanna. Bazen iç geçiriyor, “Dur,” diyor, “şu televizyonu kapatayım.” Kimi zaman da “Tabii, tabii, tabii,” diyor, ne kadar çok derse bana o kadar iyi geliyor.

Ona bir gün her şeyi anlatabileceğimi düşünüyorum. Hep beraber içinde olduğumuz bu cehennemi, bu sıkıntıyı, bu intiharı…

İntihar ettiğimi bile söylemeyi düşünüyorum bir gün.

Nanna bu, diyorum kendi kendime, anlar, anlayacaktır.

BARIŞ BIÇAKÇI
Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra

İletişim Yayınları
(“Eşkenar Cehennem” kitabın açılış öyküsüdür. Bir tek olaya atıfla farklı perspektifler ve kişilerle kurulmuş öykülerle bir tür “romanlaştırılmış” bu kitaptan başka bir öykü Sessizİz’de yer almayacaktır. Kitaba koşunuz! ED.)

Reklamlar
Post a comment or leave a trackback: Trackback URL.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: