Şairlerle Hasbıhal (II): CEMAL SÜREYA

Sesinde ne var biliyor musun
Bir bahçenin ortası var
Mavi ipek kış çiçeği
Sigara içmek için
Üst kata çıkıyorsun

Cemal Süreya

Çünkü bazı günler şehir küçülür; bıktırıcı, köhne bir tiyatro dekorundan ibaret kalır. Yokuşlar kısalır hatta. Bir tek deniz kendi gibidir bu sığlığın ortasında. O yüzdendir yüreği dar olanların vapura atlaması can havliyle. Kendini suya atar gibi bakması o çağıltılı köpürtüye. Hep daha üste çıkması. En üst açık… Bir parça gökyüzünde yâd edilebilecek hatıralar, beklenecek umutlar devşirmesi içinden. Ses diye çıkaramadığı ne varsa salar rüzgârlı boşluğa. İnsanlar sigara içtiğini zanneder. Ama zaten hangi sigara sadece sigaradır ki?

Sesinde ne var biliyor musun
Uykusuz Türkçe var
İşinden memnun değilsin
Bu kenti sevmiyorsun
Bir adam gazetesini katlar

Cam silmelik gazeteler var. bir evden bir eve taşınırken kırılacak eşyaların sarıldığı gazeteler. Boya badana zamanı yere serilen gazeteler. Bir de kan donduran, hayat durduran gazeteler. Hep satır aralarını okuduğun, boşluklarını doldurduğun… Karşında oturan adamın rastgele açtığı sayfada çırpınır bir an yüreğin. Nefesin kesilir. Dünya, içinden haberler geçen insanlarla ilgilenmez, haberdeki insanlar da adı üstünde haber konusudur sadece. Adabınla okumak ve sadece haberlerin mesafeli okuyucusu kalmak şeklinde de özetlenebilir yaşama mahareti. Beceremiyorsan uykusuz ve yurtsuz kalırsın. Seni de okunmuş gazeteler gibi vapurun bir köşesinde unuturlar.

Sesinde ne var biliyor musun
Eski öpüşler var
Banyonun buzlu camı
Birkaç gün görünmedin
Okul şarkıları var

Her yeni darbe okul günlerine götürür elbet. Kaç yıl önce olursa olsun, o üniformalı iğretiliğe ışınlanırsın yeni karanlığında. İlk yaraya… Başından aşağı kaynar suların boşaldığı, o yüzden soğuk duşlar aldığın ve ılık ılık ağladığın anlara o suyun altında. Tufan günleri de denebilir adına. Kimse bilmemiş o suları, şarkılar söylemişsin inadına.

Sesinde ne var biliyor musun
Ev dağınıklığı var
İkide bir elini başına götürüp
Rüzgârda dağılan yalnızlığını
Düzeltiyorsun.

Şemsiye gibi, atkı, eldiven gibi taşınmıyor bu meret yalnızlık. Emanet bir giysi gibi duruyor daha ziyade üzerinde. Habire çekiştiriyorsun da daha beter buruşuyor sanki. Dağılmışlıkla kan kardeştir yalnızlık. Allah’tan üst açıkta sert eser poyraz. Dört yana savrulmuşluğuna rüzgârı bahane edersin. İçindeki sen, kendini yutmaz.

Sesinde ne var biliyor musun
Söylemediğin sözcükler var
Küçücük şeyler belki
Ama günün bu saatinde
Anıt gibi dururlar

Uykudan ya da uykusuzluktan ilk kalkış anına denk geldiği için, adı üstünde sabah mahmurluğu olduğu için gafil avlanır insan kendine en çok, değil mi? Sabahın o ilk anında henüz kimse kuşanmaz aslı gibi suretlerini. Bir kenara kor ezberlenmiş repliklerini. Göz konuşur onun yerine. Susulana bakar göz. Sonra bir de ne göresin: Lal dilinden sızıvermiş kendinden esirgediğin sözcüklerin. İnkâr edemezsin.

Sesinde ne var biliyor musun
Söyleyemediğin sözcükler var.

Söyleyemezsin çünkü zaten kimse duymaz. Kazara duyan ise anlamaz. Ve hatta kazara duyup kazara anlayan da yanında kalmaz. Ama sesine sinen söylenmemişlik zaten muhatap aramaz. O bir kere akmıştır artık toprağa, hayatımız ve ölümümüz olan toprağa. Yalnızlığın anadilidir söyleyemediğin sözcükler. Hiçbir dile çevirisi olmaz. İnsanlar “Ne o, pek sessizsin bu aralar?” der de, şairler hiç kül yutmaz…

KARİN KARAKAŞLI
(Cumba)

Post a comment or leave a trackback: Trackback URL.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: