“Kara Kitap”tan Yayınlanmamış Bir Parça

Kara Kitap

17…. Yılında sefaret göreviyle Prusya’da bulunan bir Türk, pek de ihtiyar denemeyecek bir yaşta, birden ölüverdi. Rumi Mehmet Aziz Efendi diye bilinen bu adamın, on yedi yaşındayken düzenlediği zayıf bir divanı, tasavvuf, Mevlevilik ve bugün bizlerin “mistisizm” demek istediğimiz bazı konular üzerine iki küçük kitabı, “Avrupalı bazı büyük filozoflar ve astronomlarla otobiyografik özellikler taşıyan bir Türk’ün akıl ve mantık yarışına girdiği felsefi ve edebi” bir eseri (diyaloglarla kurulmuş) ve korkunun anlamını tartıştığı bir küçük risalesi vardı. Yazarın Prusya’daki ölümünden bir ay sonra, İstanbul, Vefa’daki konağı yanınca, başka nüshaları bulunmayan bütün bu el yazması kitaplar yok oldu. Kül olan bu eserlerden ve Prusya’da gömülen Rumi Mehmet Aziz Efendi’nin varlığından, yazarın ölümünden hemen önce kaleme aldığı başka bir kitap yüzünden haberdarız.

Bugün aslı elimizde olmayan bu kitabın bir hikâyeler derlemesi olduğunu, sonraki el yazması kopyalarına açıklamalar ekleyen “derlemecilerin” sözlerinden çıkarıyoruz. Yazılmasından günümüze geçen …… yıl boyunca, ilk şekli bir tür Binbir Gece Masalları derlemesini hatırlatan bu kitap, babadan oğla, dededen toruna olmak üzere sekiz “derlemecinin” ya da yazarın elinden geçmiş. Bu “müelliflerin” her biri, Mehmet Aziz Efendi’nin hikâyelerini baştan aşağı değiştirerek yeniden yazdıktan, esere yeni hikâyeler, maceralar, “bilgiler” ekledikten sonra düzelterek “mükemmelleştirdikleri” asıl kopyayla ilgilenmemişler hiç. Hatta bazıları eski kopyayı bir köşeye savurup unuttukları, sattıkları, hatta hediye ettikleri, kaybettikleri için, kitabın …… yılda geçirdiği evrimin aşamalarından bugün birinci elden haberdar da olamıyoruz. Sekiz kere kaleme alınan eserin önceki yedi yazımının niteliklerini, ancak “yeni yazarların” atalarına olan saygılarını göstermek, el yazmasını kendilerine devreden büyüklerine şükran borcunu ödemek ve tabii daha çok da kendi “naçiz” katkılarının anlam ve önemini belirtmek için kitaba ekledikleri “notlardan” anlıyoruz. Çeşitli başlıklar altında toplanan (“şerh”, “müellifin terceme-i hâli”, “mukaddime”, “önsöz”, “yazar üzerine not”, “okuyucuya bir hatırlatma”, vb.) bu notları da yeni yazarların yer yer değiştirerek yeniden yazdıkları düşünülürse, Rumi Mehmet Aziz Efendi’nin ilk el yazmasından ne kadar uzakta olduğu anlaşılır. Kısaca, matematikçilerin deyişiyle, elimizde ilk kitabın yedinci dereceden bir türevi var.

Ama biz gene de bu kitap hakkında konuşmaya, bu hikâyeye girmeye cesaret edebiliyoruz. Çünkü elimizdeki hikâyeye suyunun suyu yavan bir çorba, kopyalardan çıkarılmış silik bir fotoğraf olarak değil, en azından ilk hikâyeler kadar önemli bir “belge” olarak bakıyoruz. Hikâyemizin, hikâyelerimizin yıllar, sayfalar boyunca alacağı şekilleri izleyen okuyucularımızın da bize hak vereceklerine inanıyoruz. Öyle ki, okuyucularımızın yeni yeni hikâyelerle karşılaştıkça, asıl hikâyenin üçüncü, beşinci ya da altıncı hikâye olduğuna karar verip ondan önceki hikâyeleri o hikâyeye giden yolun taşları, ondan sonrakileri de ondan uzaklaşan silik kopyalar olarak göreceklerini şimdiden kestirebiliyoruz. Doğru: Herkesin kendi hikâyesi olduğu gibi, herkesin inanmak istediği bir hikâye de vardır, herkesin sevmek istediği bir hikâye de. Bu yüzden, hangisi hikâyenin aslıdır, hangisi kopyadır diye kafa yormak da boşunadır. İyisi mi, biz kitabımızın serüvenlerini elden geldiğince özetlemeye çalışalım.

ORHAN PAMUK
Manzaradan Parçalar
(İletişim, 2010)

Reklamlar
Post a comment or leave a trackback: Trackback URL.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: