“Manzaradan Parçalar”dan…

Manzaradan Parçalar

“Her erkeğin ölümü babasının ölümüyle başlar.” (Babam)

“Bazıları doğarken suçluluk duygularıyla doğuyor, bazılarının payına ise bu duygudan hiçbir şey düşmüyor. Doğuştan hiçbir suçluluk duygusu edinmeyenlerin tek korkusu var: Cemaatten ayrı düşmek. Bunun için herkes gibi düşünüp herkes gibi yaşamak yeter. Suçluluk duygularıyla doğanlar ise işlemedikleri suçlarla da dertlenir, yalnız yaşar, yeraltından ve romanlardan hoşlanırlar. Sonunda onların asıl suçu, duydukları bu suçluluk duygusu olur. Allahım, ben bunu niye yaptım! demeye başladığımız zaman, daha yalnız ve daha zengin bir ruhsal hayat bizi bekler. Tasavvufla ya da Dostoyevski ile biraz ilgilenenler, derin ve zengin kişiliğin ‘Suçluyum,’ demekle kurulacağını bilirler.” (Bir Rüya ve Suçluluk Üzerine Bir Not)

“Ben asansörde güzel kadınların yüzüne bakıp kimseyi rahatsız etmek istemem.” (Asansörde)

“Beyaz eşyalar, dijital kameralar, video ve tabii DVDler, saatler satılan pasajlara gittim. Pasajlardaki dar koridorlarda vitrinlere bakarak gezinen insanları, onların yorgunluğunu ve umudunu sanki içimde hissettim… Batı’nın büyük şehirlerinde, o büyük zenginliğin içinde bulamadığım bir duygu veriyor bana bu kalabalıklar: Bu insanları tanıdığım, onların ne hissettiğini bildiğim duygusu ya da yanılsaması… Pasajlarda gördükleri eşyaları, DVDleri, takıları, aletleri satın alıp evlerine gidecekler, sıcak evlerine, ve orada mutlu olacaklar! Bu mutluluğu, soğuk kış günlerinde pasajlara girip, bir şeyler alıp sonra evde o şeyleri seyredip, elleyip, tüketip sahip olma mutluluğunu tattığımı hissediyorum buralarda. Dahası: Batı dünyasının dışında, insanlığın çoğunluğunun bu kırık dökük, dağınık, yarı yoksul ama umutlu dünyada yaşadığını kendimden de biliyorum. Şehir merkezindeki büyük meydanın ve katedralin arkasındaki parkın kırık banklarına şilteler serip uyuklayan evsizleri, aynen İstanbul’da olduğu gibi, yoksul kalabalıklarla dolu büyük meydanlarda, her türlü hastalığa iyi gelen ilaçları, yardımcılarıyla hafif bir tiyatro oynayarak satan pazarlamacıları ve kaldırımlara çarşaf gibi serdikleri büyük plastik örtülerin üzerinde ıvır zıvır eşya, korsan DVD, ucuz gömlek satan seyyar satıcıları gördüm. Türk polisine göre daha acımasız görünen Brezilya polisi onları kovalıyordu. Ayaklarıma kara sular indi, ama gene de yılmadım ve sonsuz sokaklarda, kış akşamı -ama hava İstanbul’da yaz sonu gibi- yolumu kaybederek, haritada arayıp bularak, tekrar kaybedip tekrar bularak yürüdüm… Yüksek tavanlı bir nalbur dükkânının açık kapısından içeri girdiğimi ve her şeye büyülenerek baktığımı, eşyaları, musluk, elektrik düğmesi, matkap gibi şeyleri, termosları, çeşit çeşit kahvedanlıkları, emaye çaydanlıkları, borular için yapılmış dirsekleri, ucuz lambaları, boya şişelerini, her şeyi hayranlıkla seyrettiğimi hatırlıyorum. Yüz metre aşağıda, bu sefer gene koskocaman bir kitapçı dükkânında, aynı hayranlığı duydum: 1950’lerden, 60’lardan kalmış, sararmış, yorgun kitaplar, kılık kıyafetleri ve halleri Türkleri ve yoksul ülke vatandaşlarını andıran tezgâhtarlar tarafından güzelce sınıflandırılmış, raflara dizilmiş… Galland’ın Binbir Gece Masalları çevirisi de var aralarında. Modern dünyanın eşiğinde, merkezde değil kenarda olan, ama unutulmuşluğun ve taşranın boğucu havasına da büsbütün kapılmamış bu mekânları seviyor, kendimi o dünyanın bir parçası hissediyorum. Dahası, o dünyadan fazla kopar da, New York gibi yerlerin ışıltısına fazla kaptırırsam kendimi, içimdeki bir şeylerin tükenmekte olduğunu, bittiğini hissediyor, evden fazla uzaklaştığım için korkuyorum.” (Sao Paulo: Sokaklarda Tanıdık Bir Duygu)

“Başkalarının mutluluğu, herkes gibi beni de mutsuz eder, ama bu sefer böyle bir gölge geçmedi ruhumdan. Belki Venedik’e bu sefer mutlu olmaya geldiğim için.” (Venedik’te Öpüşmek)

“1980’lerdeki yıkımlar sırasında, bir keresinde yolum Tarlabaşı Caddesi’ne düşmüş, çok da fazla olmayan kalabalığın arasından ‘grayderlerin’ çalışmasını seyretmiştim. Aylardır sürüp giden yıkımlara artık alışıldığı için fazla bir öfke ve direniş yoktu. Yıkım araçları çiseleyen yağmura rağmen tozu dumana katarak duvarları yıkıyor, biz şuradan buradan bakanlar da, bana kalırsa, başkalarının evlerinin ve anılarının yok edilişini değil, İstanbul’un sağa sola hareket edişi, kıpırdanışı, şekil değiştirmesi yanında, kendi hayatlarımızın ne kadar kırılgan ve geçici olduğunu hissediyorduk. Çocuklar ağır darbelerle yıkılan, sökülen duvarların içindeki kapı, pencere ve tahta parçalarını toplarken, yıkımın, insanın yavaş yavaş alışacağı bir hafıza kaybına benzediğini anladım.

(…) Şehirlerin unutuşu da yıkımla olur. Önce bir anıyı unuturuz, ama hiç olmazsa unuttuğumuzu bilir, hatırlamak isteriz. Sonra unuttuğumuzu da unuturuz ve şehir kendisini hatırlamaz olur. bize acı veren ya da bizde hafıza kaybına yol açan yıkım yerleri, başkaları için yeni hayallerin başladığı bir yer olur sonunda.” (Yangınlar ve Yıkımlar)

“Ara Güler’e göre önce İstanbul’un insanları vardır, sonra da şehrin kendisi.” (Ara Güler’in İstanbul’u)

“Cebinizde, çantanızda bir kitap taşımak, özellikle mutsuzluk zamanlarında cebinizde, çantanızda sizi mutlu edecek bir öteki dünya taşımak demektir.” (Okumak Üzerine)

“(…) Çünkü kelimeler ve edebiyat, karıncalar ya da su gibidir. Çatlaklara, deliklere, görünmez aralıklara her şeyden önce ve en iyi şekilde kelimeler girer. Hayat hakkında, dünya hakkında asıl merak ettiğimiz şey de, önce bu görünmez çatlaklarda belirir ve onu her şeyden önce iyi edebiyat görür. Yeni ve iyi edebiyatın, hayat hakkında hiç söylenmemiş parlak bir söz gibi, vazgeçilmez bir haber niteliği vardır ve bugün kitap okumaya beni en çok bağlayan şey de bu.” (Okumak Üzerine)

“(…)Benim için okumak, metnin anlattığı şeyi aklımızın sinemasında canlandırma işidir. Okumakta olduğumuz metinden başımızı kaldırır, bakışlarımızı duvardaki bir resme, pencereden dışarıya ya da karşımızdaki manzaraya çeviririz, ama aklımız gördüğümüz şeyle değil, az önce hakkında okuduğumuz öteki dünyayı canlandırmakla meşguldür. Yazarın hayal ettiği öteki dünyayı bizim görebilmemiz, mutlu olabilmemiz için hayal gücümüzün harekete geçmesi gerekir. Bu da okuduğumuz metnin, öteki mutlu dünyanın yalnız okuyucusu değil, bir parçası, hatta biraz da onun yaratıcısı olduğumuz izlenimini vererek bizi mahrem bir mutluluğa çağırır. Kitap okumayı, iyi bir edebiyat eserini okumayı vazgeçilmez yapan şey, bu mahrem mutluluktur işte.” (Okumak Üzerine)

“Bu yaz Parma Manastırı’nı yeniden okudum. Bu harika kitabın kimi sayfalarını okuduktan sonra elimdeki eski cildi gözümden biraz uzaklaştırıyor, sararmış sayfalara bir de uzaktan bakıyordum. Tıpkı çocukluğumda çok sevdiğim bir gazozu içerken, arada bir durup aşkla elimdeki şişeyi seyredişim gibi… Mutluluktu bu ve kitabı bu yaz yanımda taşırken, onun yanımda olmasından bile haz alırken, neden beni bu kadar mutlu ettiğini kendime çok sordum. Tıpkı aşık olduğumuz kadınlardan hiç söz etmeden aşktan söz etmek gibi, okuduğumuz romandan hiç söz etmeden roman okuma mutluluğundan söz etmek mümkün müdür diye sordum sonra kendime.” (Roman Okuma Mutluluğu)

|kitapta yer alan bir alıntı|
İyi bir yazar olmanın yolu nedir?
William Faulkner: Yüzde doksan dokuz yetenek… yüzde doksan dokuz disiplin… yüzde doksan dokuz çalışmak. Yaptığıyla hiç yetinmemeli. Hiçbir zaman yapılabilecek kadar iyi olmaz yapılan. Her zaman hayal kurup başarabileceğini düşündüğünden daha yukarıya koy çıtayı. Sadece öncekilerden ya da aynı dönemdekilerden daha iyi olmaya çalışma. Kendinden daha iyi ol. Sanatçı, gözünü karartıp kendisini işine kaptırandır. Neden böyle olduğunu bilmez ve çoğunlukla da bunu düşünemeyecek kadar yoğundur. İşini yapabilmek için gerekirse soygun yapar, ödünç para alır, dilenir veya birinden ve herkesten çalacak kadar da bütünüyle ahlaki değerlerden yoksundur.
|kitapta yer alan bir alıntı|

“Türk okuru, kastettiğim şeyi gözünün önünde daha iyi canlandırabilsin diye, bizlerin dünyanın bu yanında daha çok ezberlemek, saygı ve huşu duymak ve değişmez kuralları öğrenmek için okuduğumuzu hatırlatayım. Okumak bizler için bir geleneğe, bir tarihe ve onların belirlediği bir cemaate derinden bağlanmanın incelmiş bir yoludur. Montaigne, Coleridge ve Coleridge’den çok şey öğrenmiş olan Poe gibi yazarlar için ise okumak (Elime ne geçerse okurdum!), dünyanın ve sanatın kurallarını bir daha ve yaratıcılıkla keşfederek yeniden yazmak için mutluluk ve iyimserlikle yapılan bir faaliyettir… Coleridge tarzı bir okuma ve merak bizi cemaate yaklaştırmaz, tam tersi, cemaatten uzaklaştırır. Cemaatten ve tarihten uzaklaştığımız bu noktada ise, bizim gibi, kitaplarla tutkuyla, yoğunlukla yalnız başına kalabilen diğer yalnız okurların, yazarların hayalî kardeşliği başlar.” (Coleridge’in Yaşlı Gemici’si)

“Yazarın hayattan uzak durması, bütün kurumlardan, devletten, sıradan aile hayatından kaçınması, başarıyı, edebi ünü şüpheli şeyler olarak görmesi… Bunlar din dışı modern edebi keşişliğin, yani edebi modernizmin olmazsa olmaz ahlaki ilkeleridir. Her şeyden önce, daha önce hiç dile getirilmemiş insani deneyimleri yeni bir dille seslendirmek, deneysel olmak; sevilmeyi, kolay okunurluğu bütünüyle yok etmese de, ticari başarıyı geciktirir. Kendini zor, sıkıntılı bir edebi hayata hazırlayan genç yazarın modern keşişliğin bu ilkelerine içtenlikle inanması gerekir ki, başarı hemen gelmeyince, gecikince (bazan hiç gelmez) hemen düş kırıklığına uğramasın; az ile yetinmekte, inandığı zor yolda ilerlemekte, yazmakta devam edebilsin. Modernist edebi ahlakın, 19. yüzyılın ortasından günümüze kadar, bir zümre olarak bütün yazarların, özellikle genç yazarların ayakta kalabilmek ve edebiyatın ticarileşmesine karşı direnebilmek için inanması ve saygı duyması gereken bir şey olduğuna hâlâ inanıyorum. Flaubert’in kitaplarının büyük başarısının yanı sıra bir diğer zaferi de, bütün hayatını daha yirmi dokuz yaşındayken tarifini yaptığı bu ahlaka uygun olarak yaşamasıdır.” (Bay Flaubert Benim!)

“(…)Öncelikle keşiş-aziz yazara duyduğumuz bağlılığın yaşanış şekli, Batı dışı ülkelerin geleneksel kültürlerinde, keşişlere ve azizlere duyulan saygı, hayranlık ve tapınmanın yolları ve biçimleriyle çok kolay birleşir. Türkiye’de edebi modernizmin Batı’dan ithali ve yaşanışı böyle olmuştur. 1960’larda, 1970’lerin başında bir avuç genç Türk yazarının Kafka’ya duyduğu hayranlığın, ölmüş büyük mutasavvıflara, keşiş hayatı yaşayan tekke şeyhlerine duyulan geleneksel hayranlık ve teslimiyet duygusuna pek çok yönden benzediğini hatırlıyorum. Tıpkı bazılarının Kafka’nın hayat hikâyesini okuyuşu gibi. 1970’lerde ben de Flaubert’in mektuplarını tasavvuf şeyhlerinin menkıbenamelerini okur gibi okumuş çömezin bireyliğinden çok, hayatını tekrara dayanan bu çeşit geleneksel tapınma ritüelleri, örnek alınan yazar Batılı olduğu için, bir modernlik halesiyle kuşatılır.” (Bay Flaubert Benim!)

“Kitapların ticari başarısı, bugün Amerika’da bir yazar için itibar kaybettirici bir şey değildir. Avrupa’da ise, yazarın kitaplarının çok okunması, eleştirmenlerin ona şüpheyle bakmasına yol açabilir.” (Bay Flaubert Benim!)

“Az önce sözünü ettiğimiz alaycı, aşağılayıcı Flaubert, bu şefkatli Flaubert’den hiç de uzak değildir ama. Bu iki Flaubert’in, aynı kalbin iki değişik görüntüsü olduğunu hayal etmek de, onu seven okur için hiç zor değil. Bir yandan insanlığa sınırsız bir öfke ve kızgınlık duyan, diğer yandan da aynı insanlara derin bir şefkat besleyip onları herkesten iyi anlayan bu yazarla, pek çok yazar gibi, ben de hep özdeşleşmek istedim. Onu her okuşumda, ‘Monsieur Flaubert, c’est moi!’ demek geldi içimden.”

“Dostoyevski İnsancıklar’ı yirmi dört yaşında kaleme aldı. Askerî mühendis olan genç Dostoyevski yirmi üç yaşında okulu bitirdikten sonra, bizimki gibi yoksul ülkelerde iyice gözü dönmüş bir edebiyat aşkı ve cesaret gerektiren bir işi yapmış, yazar olmak için mesleğini terk etmişti.” (İlk Romanın Karşılanışı: Dostoyevski’nin İnsancıklar’ı Üzerine Bir Not)

“Melodramın ilk kuralı, kahramanların birbirlerine ve kendilerine kolaylıkla inanabilmeleridir.” (Beyaz Geceler ve Melodram Üzerine Bir Not)

“Aşağılanmanın zevklerini hepimiz biliriz. Peki, şöyle düzelteyim: Kendi kendimizi aşağılamanın zevkli, rahatlatıcı, olduğunu keşfettiğimiz zamanları hepimiz yaşamışızdır. Aşağılık, beş para etmez biri olduğumuzu, kendimizi inandırmak ister gibi, öfkeyle kendi kendimize tekrarladığımızda, bir anda herkes gibi olmanın bütün o ahlaki yükünden, kurallara ve yasalara uymanın endişesinden, herkese benzemek için dişimizi sıkma zorunluluğundan, kurtulduğumuzu biliriz. Başkaları tarafından aşağılanmak da, başkalarından önce davranıp kendi kendimizi herkesten önce aşağılamak da, sonunda bizi aynı yere getirir. Kolayca kendimiz oluverdiğimiz, kendi kokumuz, pisliğimiz, alışkanlıklarımız, içerisinde mutlu olduğumuz, kendimizi iyiye doğru değiştirmekten ve insanoğlunun geri kalanı hakkında iyimser düşünceler beslemekten vazgeçtiğimiz yerdir burası. Bu son nokta o kadar rahattır ki, bizi bu özgürlük ve yalnızlık noktasına getiren öfkemize ve bencilliğimize neredeyse şükran duyar, sık sık hatırlarız onları.” (Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ı: Aşağılanmanın Zevkleri)

“Dostoyevski’nin bir düşünceye inanabilmesi için, o düşüncenin mantıklı olmasından çok ‘başarısız’ olması, inandırıcı olmaktan çok bir haksızlığa uğramış olması gerekiyordu sanki.” (Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ı: Aşağılanmanın Zevkleri)

“Doğu-Batı, Avrupalı olmak ve yerli olmak gibi dertlerin yaşandığı yerlerde hep olduğu gibi, sorun daha da karmaşık ve karanlık aslında. Çünkü Dostoyevski karşı çıktığı, öfkelendiği Batıcı liberallerin, materyalistlerin düşüncelerini “haklı” da buluyordu. Dostoyevski’nin bu düşüncelerle yetiştirilmiş, modern bir eğitim almış bir mühendis olduğunu hatırlayalım. En azından, kafası bu düşüncelerle oluşmuştu ve başka türlü düşünmeyi de bilmiyordu. Başka türlü düşünebilmeyi, daha ‘Rus’ bir mantığa sahip olabilmeyi istediğini varsayabiliriz belki, ama Dostoyevski bu eğitimden geçirmedi kendini. Ta hayatının sonunda, Karamazov Kardeşler’i yazdığı yıllarda tuttuğu notlarından, Rus Ortodoks mistiklerinin hayat hikâyelerine ilgi duyduğu vakit, Dostoyevski’nin bu konularda ne kadar bilgisiz olduğunu keşfedişine tanık oluruz. (Ama kendini ‘halktan kopuk olmak’ ile suçlayacağına, takındığı yararcı, pratik tavır hoşuma gidiyor.) Aynı mantıkla daha da ileri giderek, Dostoyevski’nin bireycilik hariç Avrupa’dan gelen düşüncelerin haklı olduklarını, bu yüzden de Rusya’da yayılacaklarını bildiğini ve aslında tam bu yüzden bu düşüncelere karşı çıktığını düşünmek de yanlış olmaz. Ama şunu tekrarlamam gerekiyor: Dostoyevski’nin karşı çıktığı Batıcılığın içeriği değil, gerekliliği, haklılığıydı. Bu haklılık ve gerçeği elinde tutma havası (başarı duygusu) yüzünden, ülkesindeki Batılılaşmacı aydınların mağrur olduklarını düşünüyordu. Mağrur olmanın Dostoyevski’nin sözlüğünde en büyük günah olduğunu hatırlayalım; kibirli sözünü hep hakaret olarak kullandığını da. (Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ı: Aşağılanmanın Zevkleri)

“Kitabı yazmaya başladığında Dostoyevski ‘Nasıl bir şey çıkacağını ben de bilmiyorum,’ diye yazmıştı editör kardeşine, ‘belki de berbat bir şey.’ Edebiyat tarihinin büyük buluşları, tıpkı yazıda kişisel üslup dediğimiz şey gibi, çoğu zaman hesapla tasarlanarak yapılmaz. Yeraltından Notlar’da olduğu gibi çelişkili, birbiriyle uyuşmaz gibi görünen benzersiz durumların içinden çıkabilmek için yaratıcı yazarların hayal güçlerini sonuna kadar zorlamasıyla ortaya çıkar şaşırtıcı, özgürleştirici buluşlar.” (Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ı: Aşağılanmanın Zevkleri)

Cinler, insanoğlunun yazabildiği en sarsıcı yedi-sekiz romandan biri, hiç şüphesiz gelmiş geçmiş en büyük siyasal romandır.” (Dostoyevski’nin Korkutucu Cinleri)

“‘Aşkı ilk keşfetmek ya da denizi ilk keşfetmek gibi, Dostoyevski’yi ilk keşfetmek’ der bir yerde Borges, ‘insanın hayatında önemli bir tarihe işaret eder.’” (Karamazov Kardeşler)

“Dostoyevski Budala’da ortaya attığı bazı düşünceleri bu romanda daha zengin bir şekilde ele alır ve akıllı olanın suçlu ve alçak olacağını, aptallığın ise bizi saflığa ve dürüstlüğe yönlendireceğini açıkça İvan Karamazov’un ağzından söyler.” (Karamazov Kardeşler)

“Üçüncü dünyalı, öfkeli, ahlakçı kafasını kurumlara ve kitaplara takmış her genç erkekte İvan’dan ve onun acımasız soğukluğundan bir şeyler vardır.” (Karamazov Kardeşler)

“Dostoyevski sara krizlerine ve ciğer hastalığına rağmen, geceleri sabaha kadar çay ve sigara içip roman yazmanın zevklerinden hayatının son günlerine kadar vazgeçmedi.” (Karamazov Kardeşler)

“Bütün büyük yazarlar söyledikleri şeylerle değil, söylemedikleriyle mutlu ederler bizi.” (Bir Mutsuzluk Anında Thomas Bernhard’ı Okumak)

“Bu belki sadece benim kişisel fikrim ama, insan kişiliğinin sınırlarının güçlü olmadığı fikrinden hoşlanıyorum. Benim insan doğasıyla ilgili fikrim Freudcu değildir. Bizi değişmez kılan kişilikler ya da özler olduğuna inanmıyorum. Sürekli değiştiğimize inanıyorum, ve sanırım bu fikirleri romanlarımda ülkemin, Türkiye’nin tarihiyle birleştiriyorum.” (Nobel Röportajı)

“…hikâye anlatman hayatta kalmanın ve yaşamaya devam etmenin bir yoludur.” (Nobel Röportajı)

“Bence Montaigne sadece Aydınlanma’nın ve Batı düşüncesinin yüceltilmesinin ve yayılmasının yolunu açmakla kalmadı, benim de çok önem verdiğim ve kendime çok yakın bulduğum bu ille de siyasi olmayan, ama arka odasında okuyan, yazan ve daha önce tam olarak düşünülmemiş bir şey üreten yalnız insan fikrini ortaya koydu. Bu belki de Batı’da biricikliğin, kişilik kültünün başlangıcı. Bir kişiliğin biricikliği, eşsiz oluşu, ki bu düşüncelerin sonucu da üslup, edebiyatta üslup gibi şeylerdir…” (Nobel Röportajı)

“Benim bir yazarın kim olduğu konusundaki fikrim şu: Bence yaratıcı yazar öncelikle toplumsal bir kişilik, kendisini bir toplum veya cemaat içerisinde ifade eden bir kişilik değildir. Şu veya bu sebepten, trajik bir şekilde veya zevk alarak, ait olduğu cemaatten, toplumdan, gruptan, kabileden, milletten ayrılan kişidir yaratıcı yazar benim için. Bu en başta anlatmak istemediği bir içgüdüyle olur. Bir odaya girer ve orada yazar. Orada öncelikle kendi ruhunun iç derinliklerini keşfeder; ama daha sonra tüm insanlığa hitap edecek bir şey koyar ortaya, burada temel fikir hepimizin aynı türden bir zihne sahip oluşumuzdur.” (Nobel Röportajı)

“Yalnızlık içerisinde bir şey yazmak ama yazdığınızın diğer okuyucuların kalbine hitap edeceğine dair gizli veya ifade edilmemiş bir inanç taşımak. Bu, insanlığa yönelik güçlü bir inançtır.” (Nobel Röportajı)

“Roman sanatında ima esastır. Hiçbir zaman her şeyi ortaya koymamak, ama ruhunuzun, kalbinizin iç derinliklerinden bir şey vermeye devam etmek gerekir. Romanın gücünün -sadece buradan olmasa da- samimiyetten, dürüstlükten, doğruyu söylemekten, arkadaşlarınızın asla söyleyemeyeceğinizi düşündüğü şeyleri söylemekten gelir. Romancının gücünün manevi olarak cesur olmaktan, bir öğrencinin, sizin gibi birisinin, ama belki sizden otuz, kırk yaş genç birisinin, sizinle aynı ülkede veya dünyanın başka bir köşesinde, aynı şeyi tecrübe edebileceğine inanmaktan geçtiğine inanıyorum. Sizin kişisel olduğunu ve boş vermeniz gerektiğini düşündüğünüz küçük ayrıntılar her okuyucunun kalbine hitap edecektir.” (Nobel Röportajı)

“Roman sanatının bütün görkemiyle devam etmesini sağlayan şeyin, başkalarını, bizim gibi olmayan insanları anlama isteği olduğuna inanıyorum. Bu, insanların kendilerini başkalarının yerine koyma arzusuyla ilgili, bu başkası Osmanlı padişahı kadar yabancı da olsa! Yazar, bu diğer kişiyi anlamak ister. Bu, dünyayı bir çerçeve içine yerleştirme işleminin başlangıcıdır. Ve birbirimizi anlayabileceğimizi düşünmemizin, birbirimizi anlamamızın çok ilginç olduğu düşüncesinin de çıkış noktasıdır. Romanları, burada bir başkasının temsili var diye düşünerek okuruz. Bir erkeğin bir kadın hakkında, Gerard de Neval’in Osmanlı Padişahı hakkında yazdığını düşünün, bunlar birbirinden son derece farklı varlıklar. Ama bir romandan bir kadının konuştuğunu düşündüğümüz için zevk almayız. Romandan, burada Tolstoy’un bir kadını hayal ettiğini, kocasını aldatan bir kadını hayal ettiğini düşündüğümüz için zevk alırız, ayrıca biliriz ki, bunu yazan o kadının yerine geçemeyecek bir erkektir. Ama romanı okurken bize ilginç gelen, Flaubert’in Madame Bovary ile özdeşleşmek için elinden gelenin en iyisini yaptığını düşünmemizdir, ve romanı, bir kadının birebir temsili olduğu için değil, bir erkeğin ötekini anlama denemesi olduğu için takip ederiz.” (Nobel Röportajı)

Manzaradan Parçalar (arka kapak)

“Bütün hayatınızı koyacağınız bu tür kitaplar, sonunda o kitaba bağlanmış hayatınız gibi, yavaş yavaş sizi istedikleri yere götürürler. Bu yeni yer, bu tuhaf ülke, elbette geçmişimiz, hatıralarımız ve hayallerimizden yapılmıştır ve Kara Kitap’ı yazdığım günlerde, gece yarıları, sabahlara kadar durmadan sigara içerek yazdığım saatlerde hissettiğim gibi korkular, belirsizlikler, yenilgi ve yalnızlık işaretleriyle kaynaşır. Oraya ilk siz varmışsınızdır; ilk makul teselliniz de bu olur. Gene de inatçılığınız ve çaresizliğiniz kurtarmıştır sizi, akılcı sanatçılığınız değil. Yetenek denen şeyden daha çok güvendiğim inatçılık ve sabrıma rağmen bazan kitabın hiçbir yere gitmediğini, yazdığım bütün o sayfaların ne beni ne okuyucuyu kitabın kendi karmaşıklığından başka hiçbir yere götürmediğini korkuyla hisseder, derin bir maneviyat bozukluğuna kapılırdım. Yazdıkça Kara Kitap bana derin bir kişisel amaç ve anlam arayışıyla, yüzeysel bir amaçsızlık, büyük bir şey yazma isteğiyle muğlaklık ve belirsizlik arasında gidip geliyormuşum gibi gözükürdü. Yalnızlık zamanlarımda beni en çok bu gerilimin kötü sonuçları, hayatımın beş yılını değersiz bir kitaba vermek, sonunda başarısızlığa uğramak korkuturdu. Şimdi bu tür korkuların, benim gibi ancak huzursuzluk ve gerilimle kıvranarak yazabilenler için ilaç olduğunu düşünüyorum.” (Kara Kitap: On Yıl Sonra)

“Tarihî romanın püf noktası, romancının hayal gücünü kullanarak kahramanlarıyla bir yakınlık kurabilmesi, dünyayı onların gözünden görebilmeyi başarabilmesidir. Sorun ne geçmiş dünyanın nasıl olduğunu, belgeler, tarihler ve kronikler üzerinden doğru ve inandırıcı olarak hayal etmek ne de geçmişi bugüne yaklaştırmaktır. Tarihî romanda neredeyse imkânsız gibi zor olan asıl sorun, geçmişi, o geçmiş içinde yaşayan kahramanların gözünden görebilmektir. İtalyan tarihçi Carlo Ginzburg, benim tarih bakışımı derinden etkileyen Peynir ve Kurtlar adlı kitabının İngilizce çevirisine yazdığı önsözde, 16. yüzyılda yaşayan değirmenci kahramanı için şöyle der:

‘Arada bir kaynakların doğrudanlığı onu bize çok yakınlaştırır: bizim gibi bir adam, bizden biri gibi… [deriz kendimize] Ama aynı zamanda bizden çok farklı bir adamdır da.’

Bu ‘çok farklılık’, tarihî romanı imkânsız kılan, Henry James’in tarihî romanın ‘ölümcül ucuzluğu’ dediği şeye yol açar. Tarihî romanın ucuzluğundan şikâyet ettiği 1901 yılında yazılmış özel bir mektubunda James sorunu, biz modern olanların, modern olmayanların kafalarının içini anlamasının ve bu eski kafayı temsil etmesinin imkânsızlığında görür. Öte yandan tarih ile haşır neşir olma, tarihte geçen hikâyeler kurma isteği, özellikle bir milli devletlerde yaşayanlar için Hermann Hesse’nin sözlerinin gösterdiği, neredeyse ruhsal bir ihtiyaçtır da. Bu çelişkili durumu ortadan kaldıracak şey, romancının yazdığı tarihî romanın ‘imkânsızlığını’, romanının bir parçası yapması, geçmişi roman sanatı ile doğru olarak hayal etmesinin bir sınırı olduğu fikrini aynı romanın içinde işlemesidir. Borges ve bir tarihî roman yazarı olarak Italo Calvino bana bu sınırları hissettirmenin romanıma oyuncu eğlenceli bir yan vereceğini de öğretmişti.” (Benim Adım Kırmızı’nın Everyman Klasikler Dizisinden Çıkan İngilizce Baskısına Önsöz)

“Tarihî romanda birinci tekil şahıs hem doğrudan bir gerçeklik duygusu vererek, romancının okurda yaratmak istediği, ‘orada, o mekânda, o günde’ olduğu yanılsamasına yardım eder, hem de Henry James’in deyişiyle bizim gibi ‘modern olmayan’ ya da Carlo Ginzburg’un sözleriyle ‘bizden çok farklı olan’ insanlarının kafasının içinde gezenleri, duygularını, kelimelerini tahmin etmek gibi neredeyse imkânsız bir işle karşı karşıya bırakır yazarı. Bu işin zorluğunu dürüstçe romanın içinde kabul etmek, en sonunda romancının hayal gücüyle baş başa olduğumuzu teslim etmek, sınırlı bir çözümdür.” (Benim Adım Kırmızı’nın Everyman Klasikler Dizisinden Çıkan İngilizce Baskısına Önsöz)

“Yıllar geçtikçe edebiyatın işinin dünyayı hikâye etmekten çok, ‘dünyayı kelimelerle görmek’ olduğuna daha çok inanıyorum. Kelimeleri bir resmi oluşturan renkler gibi kullanmaya başladığı andan itibaren, yazar hem dünyanın ne kadar şaşırtıcı ve harika bir yer olduğunu kendisi için yeniden keşfeder, hem de dilin kemikleşmelerini kırarak kendi sesini bulur. Bunun için bir kâğıt, bir kalem, bir de dünyayı çocuk gibi bakıp görecek iyimserlik yeter.” (Öteki Renkler’in İngilizce Baskısına Önsöz)

“İstanbul’dan, sevdiğim kitaplardan, yazarlardan, resimlerden söz etmek benim için her zaman hayat hakkında konuşmak için bir bahane oldu.” (Öteki Renkler’in İngilizce Baskısına Önsöz)

“1950-70 arasında İstanbul’da pek çok evde ve dükkânda bir kanarya kafesi ya da akvaryum vardı, ama televizyon yayınının başlaması ve yaygınlaşmasıyla bunlar ortadan kalkmış, dahası bu yeni durum bize bu hayvanlarla ilişkimizin gözlerimizi oyalama isteğinden daha derin olmadığını öğretmişti…” (Masumiyet Müzesi’nin İlham Kaynakları Arasında Bir Gezinti)

“Batılıların ‘Türk gibi sigara içiyor’ sözünün benim için anlamı, fazla tütün tüketmek ya da duman altı olmak değil, sigara paketini açmaktan, sigarayı yeni tanıştığımız, hiç tanışmadığımız birine bir dostluk ve barış hareketi olarak paketiyle uzatmaya, yakmadan önce sigarayı parmakların arasında yuvarlayıp içilecek kıvama getirmekten, parmaklar arasında tutmanın ve dumanını üflemenin yüzlerce özel yoluna varan toplumsal jestler ve onların bireysel yprumları (ve bu yorumları da bilmek, tanımak) demektir.” (Masumiyet Müzesi’nin İlham Kaynakları Arasında Bir Gezinti)

“Rus formalist edebiyat kuramcısı Viktor Şklovski, olay örgüsü denen şeyin, bir romanda anlatmak, araştırmak istediğimiz noktalardan, temalardan geçen bir çizgi olduğunu söyler. Bir dizi eşyayı içgüdüyle seçtikten sonra önümüze koyup, onları bir hikâyeyle birleştirip, kahramanların hayatlarına nasıl katabileceğimizi düşlüyorsak, bir roman kurmaya başlamışız demektir.” (Masumiyet Müzesi’nin İlham Kaynakları Arasında Bir Gezinti)

“…bizi bir olay örgüsüne ve oradan da bir romanın tutarlı, zengin, insani âlemine götürebilmesi için alıp biriktirdiğimiz eşyalarla duygusal ilişkiler kurabilmemiz gerekir. Bizde duygusal, şiirsel bir etki uyandıran eşyaları ancak bir sıraya dizerek bir romanı düşleyebiliriz. Şehzade Ali Vâsıb Efendi, Ihlamur Kasrı’na gerçekten müze bekçisi ya da müze rehberi olabilseydi, çocukluk ve gençliğini geçirdiği odalardan, eşyalardan son derece duygusal bir dil ile söz edecekti. Çocukluğunu geçirdiği sarayın odalarına, yarım yüzyıl sonra ölmek üzereyken ve hayatının bütününü ve anlamını artık kavramışken geri döndüğünde, Şehzade’nin tek tek eşyalara, aynalara, lambalara bakarken nasıl bir dille konuşacağını hayal etmek demek, geçmişten Proust gibi hem duygusal hem de akılcı ve çözümleyici bir şekilde söz eden bir kahramanı ve onun dünyasını düşünmek gerekir.” (Masumiyet Müzesi’nin İlham Kaynakları Arasında Bir Gezinti)

“Bence Türkiye’de bir kadının hayat hakkında, özellikle cinsellik ve bekâret hakkında, kendi vücuduna sahip çıkma özgürlüğü hakkında, başından geçen o tacizlerden bahsetmedikçe, o konuya sahiden girilmiş sayılmaz. Bizde bir genç kızın manevi dünyasının oluşumu, erkekler hakkındaki düşünceleri, tacizlerle başlıyor. Ve bu tacizleri herkes herkese, tüm kızlara yapıyor. Eğer kitabımın bir kısmı da Türkiye’de kızların-kadınların baskı altında tutulması, ezilmesi özgür olamaması ile ilgili ise, bundan da bahsetmeden bu kitabı bitirmek olmazdı.” (Banu Güven ile Masumiyet Müzesi Röportajı)

“Ne yazık ki, ressamın kim olduğunu bilmeden bir resmi sevmeyi anlayamayacak insanların yaşadığı bir çağa aitsiniz.” (Siyah Kalem)

“Batı edebiyat ve resmini yakından tanıyan milliyetçi şair Yahya Kemal, acıyla ‘Bir resmimiz ve bir nesrimiz olsaydı, başka bir millet olurduk!’ demişti. Kastettiği, kayıp bir geçmişin güzelliğinin resimlerle ve yazıyla yakalanması, saptanması ve belgelenmesi değildi yalnızca. Bu eksiklik olmadığı zamanlarda bile, yani Fatih Sultan Mehmet’in Bellini tarafından yapılmış ‘gerçekçi’ resminin karşısındayken de, bu resmi yapan elin ve o eli harekete geçiren duyarlığın ‘milli’ olmasını, belki de geleneksel ifade yollarını geliştirerek kullanmasını istiyordu. Derinden derine bir hoşnutsuzluk, bir Müslüman yazarın kendi kültürünün ‘eksikliklerinden’ memnuniyetsizliği sezilir bu sözlerde. Kendi ruhunu değiştirmeden, bambaşka bir kültür ve medeniyetin çekici sanat ürününü kolayca alıp uygulayabilme hayali de açığa vurulur.” (Bellini ve Doğu)

“Batı dünyasının dışındaki pek çok millet bugün düşünce özgürlüğü olduğu için değil, olmadığı için hak ettiğinden çok daha yoksul bir hayatı utanç içinde sürdürüyor.” (PEN Arthur Miller Konuşması)

“…hayat hakkında düşüncemi tek bir sesin müziğine ve de tek bir bakışın görüş açısına indirgeyemeyeceğimi biliyorum, bir romancıyım ben.” (PEN Arthur Miller Konuşması)

|başkalarının yakaladıkları| EkşiSözlük’ten:

“Doğru ile yanlışın, iyi ile kötünün çok fazla ve gereksiz yere karşı karşıya konulduğu bir ülkeden geliyormuşum ben. Tanımadığım bilmediğim kuruluşlardan, belirsiz ve uzak örgütlerden, televizyondaki seslerden, caddeleri çevreleyen bitip tükenmez reklam görüntülerinden küçük bir mahalledeki eş dosttan beklenebilecek içtenliği bekliyormuşum. Elbette insanların da bu uçsuz bucaksız nesneler ve ilişkiler dünyasında tıpkı sigara markaları, uçak şirketleri ve dudak boyaları gibi kendilerini tanıtmaları gerekiyormuş…”

“…bütün hayatım boyunca beni takip eden köpekleri de, bana yakın kahramanları takip eden tedirgin edici, şüpheli yaratıklar olarak anlattım. Benzer bir adalet mantığı ve malum nedenler yüzünden bankerler, öğretmenler, askerler ve ağabeyler de benim kitaplarımda iyi kişiler olarak çizilmezler. Berberler de. Çünkü çocukluğumda berbere gözyaşlarıyla giderdim… Şairlerden, şu veya bu şekilde kötülerden bir intikam alması beklenir. Anlatmaya çalıştığım gibi ben de kendi intikamımı almaya çalışıyorum, ama çoğu zaman bunu son derece kişisel bir yolla yapıyorum, öyle ki okur bunu fark etmiyor ve intikamı güzellik sanıyor…”

ORHAN PAMUK
Manzaradan Parçalar
(İletişim, 2010)

Reklamlar
Post a comment or leave a trackback: Trackback URL.

Yorumlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: