Gizli Mucize

İlah da onu yüz yıl ölü bıraktıktan sonra dirilterek,
“Ne kadar zaman kaldın?” diye sormuş,
o da, “Bir gün belki daha az,” demiş.
Kur’an II, 259

14 Mart 1943 gecesi, Prag’ın Zeltner Sokağı’ndaki bir apartman dairesinde, Düşmanlar adlı bitmemiş bir oyunla, Sonsuzluğun Zaferi’nin ve Jakob Böhme’nin Yahudi ırkıyla dolaylı akrabalığı üzeri ne bir incelemenin yazarı olan Jaromir Hladik rüyasında nicedir süren bir satranç oyunu gördü. Oyuncular iki kişi değil, iki soylu aileydi; oyun yüzyıllardır sürüp gidiyordu. Ortaya konan ödüllerin ne olduğunu hiç kimse hatırlayamıyordu, ama bunların ölçülemeyecek kadar büyük olduğu söyleniyordu; satranç taşlarıyla satranç tahtası gizli bir kuledeydi. Jaromir (rüyasında) birbirleriyle çekişen ailelerden birinin en büyük oğluydu. Duvardaki saat artık geciktirilemeyecek olan oyun saatini çaldı. Rüyayı gören, yağmurlu bir çölün kumları üzerinden rüzgâr hızıyla ilerledi ve satrancın ne kurallarını, ne de taşlarını hatırlayamaz oldu. O anda uyandı. Yağmurun şakırtısıyla o korkunç duvar saatlerinin tangırtısı duyulmaz oldu. Zeltner Sokağı’ndan yer yer buyurgan seslerle bölünen ritmik, karmakarışık bir uğultu yükseliyordu. Şafak sökmüştü, III. Reich’in zırhlı birlikleri Prag’a giriyorlardı.

Ayın on dokuzunda yetkililer bir ihbar aldılar; aynı gün, akşama doğru, Jaromir Hladik tutuklandı. Moldava nehrinin karşı kıyısında, kireçle badanalanmış bembeyaz bir kışlaya götürüldü. Gestapo’nun suçlamalarından bir tekini bile yalanlayabilecek durumda değildi; annesinin kızlık adı Jaroslavski’ydi, Yahudi kanı taşıyordu, Böhme üzerine yazdığı inceleme, apaçık Yahudi yanlısı bir yazıydı, Anschluss’a. karşı çıkanlar arasında imzası vardı. 1928’de Hermann Barsdorf yayınevi için Sefer Yezirah’ı çevirmişti. Yayınevinin şişirilmiş katalogu, çevirmenin ününü, tanıtım amacıyla abartmış, bu katalog da Hladik’in kaderini elle rinde tutan yetkililerden biri olan Julius Rothe tarafından incelenmişti. Kendi uzmanlık alanı dışında okuduğu şeye kolaylıkla inanmayacak kişi yoktur. Gotik harflerle dizilmiş iki üç sıfat, Julius Rothe’yi, Hladik’in önemine inandırmaya yetmiş ve onun ‘başkalarına ders olsun’ diye kurşuna dizilmesini buyurmuştu. Ceza 29 Mart sabah saat 9’da yerine getirilecekti. Bu gecikme, (okur bunun önemini daha sonra anlayacaktır) yetkililerin işlerini birer sebze ya da bitki gibi, kişisellikten uzak ve acele etmeksizin görme isteklerinin sonucuydu.

Hladik’in ilk tepkisi yalın bir dehşetti. Darağacından, başını dayayacağı kütükten ya da bıçaktan korkmayacağını, ama bir manga askerin açtığı ateşle ölmenin dayanılmaz olacağını seziyordu Asıl korkutucu olanın, eşliğindeki koşullar değil ölüm denen yalın, süssüz şeyin kendisi olduğunu boşu boşuna söylüyordu kendine. Mümkün olan bütün bağdaşımları anlamsızcasına tüketme ye çalışarak bu koşulları gözünün önünde canlandırdı durdu. Uykusuz geçen, şafağa yakın saatler den giz dolu silâh seslerine varıncaya kadar, ölüm sürecini sonsuz biçimde kurdu zihninde. Julius Rothe’nin saptadığı günden önce, biçimleri ve kesişme açıları geometri olasılıklarını zorlayan avlularda kendisini kimi zaman uzaktan, kimi zaman yakından vuran değişik sayıda asker tarafından makineli ateşine tutularak çeşit çeşit yüzlerce ölümle öldü. Bu düşsel infazları gerçek bir deh şetle (belki de gerçek bir yüreklilikle) karşıladı; gerçeği andıran bu görüntülerin her biri birkaç saniye sürdü. Döngü kapandığında Jaromir, bir kere daha, üstelik artık ertelenemeyecek bir biçimde, kendi ölümünün korkudan tir tir titreten karanlıklarına gömülü buldu kendini. O zaman, gerçeğin çoğunlukla bizim gerçek hakkındaki beklentimizle örtüşmediğini düşündü; kendine özgü bir mantıkla, belli bir duruma ilişkin bir ayrıntıyı önceden kestirmenin, onun gerçekleşmesini önlemek demek olduğu sonucuna vardı. Bu cılız büyüye dayanarak, sırf gerçekleşmesinler diye en korkunç ayrıntıları gözünün önüne getirdi. Sonuç ta doğal olarak bunların doğru çıkacağından kork maya başladı. Geceleri çok kötü oluyor, zamanın uçup giden özüne sıkı sıkıya yapışmanın bir yolunu bulmaya çalışıyordu. Zamanın, yirmi dokuzu şafağına doğru doludizgin ilerlediğini biliyordu Yüksek sesle, “Şimdi yirmi ikisinin gecesi- bu gece sürdükçe (ayrıca daha altı gece boyunca) hiç kimse bana dokunamaz, ölümsüzüm,” dedi Uykuya daldığı geceler, ona kendini içlerine bırakabileceği derin, karanlık kuyular gibi geliyordu. Onu nasıl olursa olsun, sürdüğü hayallerin boşuna çekiminden kurtaracak olan son yaylım ateşini sabırsızlıkla beklediği anlar oldu. Ayın yirmi sekizin de, son günbatımı, yüksek parmaklıklı pencereler de yansırken, oyunu Düşmanlar aklına geldi ve onu bu nafile düşüncelerden çekti çıkardı.

Hladik kırk yaşını geçmişti. Bir iki dostlukla birçok alışkanlık dışında, yaşamını edebiyat denen sorunlu uğraş oluşturuyordu. Bütün yazarlar gibi o da başkalarının başarılarını ortaya koyduklarıyla ölçüyor, onların ise kendisini uzaktan, kurduğu ya da tasarladığı kadarıyla değerlendirmelerini bekliyordu. Yayımladığı bütün kitaplar onda ta­nımlanması zor, karmaşık bir pişmanlık duygusu bırakmıştı. Böhme’nin, İbni Ezra’nın ve Fludd’un eseri üzerine yaptığı çalışmalar temelde belli kuramları bu eserlere uygulamaktan ileri gitmemişti; Sefer Yezirah çevirisi dikkatsizlik, bıkkınlık ve varsayımlarla doluydu. Sonsuzluğun zaferi’ndeki kusurlar daha azdı belki. İlk cilt, Parmenides’in ‘Sabit Varlık’ından Hinton’ın ‘Çeşitlenebilir Geçmiş’ine kadar, insanoğlunun bulduğu çeşitli sonsuzluk kavramlarını inceliyordu. İkincisiyse (Francis Bradley’in kuramı uyarınca) evrendeki bütün olayların zamansal bir dizi oluşturduğunu redde diyor, insan için mümkün olan yaşantıların sayı sının sonsuz olmadığını ve tek bir ‘tekrar’ın bile Zaman’ın dilsel bir aldanma olduğunu kanıtlama ya yeteceğini savunuyordu… Ne yazık ki, bu aldanmanın kanıtı olan dışavurumlar da aynı derecede aldanmaydılar. Hladik bunları biraz bıkkınlıkla, biraz da bulanık bir zihinle gözden geçirme alışkanlığındaydı. Ayrıca bir dizi dışavurumcu şiir yazmıştı; şairi üzen, bunların 1924 tarihli bir antolojide yayımlanmış ve bunu izleyen hiçbir antolojiye alınmamış olmalarıydı. Hladik bu tekdüze, hiçbir esinle aydınlanmamış geçmişinin tümünü manzum oyunu Düşmanlar’la bağışlatmayı um muştu. (Hladik nazmı temel biçim olarak görü yordu, çünkü nazım seyircinin gerçek dışılığı göz den kaçırmasını imkânsız kılıyordu -ki sanatın temel isterlerinden biri de budur.)

Oyun, zaman, yer ve olay birliği kuralını izliyordu. Yer Hradvcany’de, Baron Roemerstandt’ın kütüphanesi, zaman 19. yüzyılın son akşamüzerlerinden biriydi. İlk perdenin ilk sahnesinde, garip bir adam Roemerstandt’ı ziyarete gelir. (Bir saat yediyi çalıyordur, batmakta olan güneşin göz kamaştırıcı ışıkları odanın pencerelerini gör keme boğar, havada ateşli, tanıdık bir Macar ezgisi gezinmektedir.) Bu ziyareti başkaları izler; Roemerstadt durduk yerde zamanını alan bütün bu kişileri tanımamaktadır, ama içinde rahatsız edici bir duygu vardır, sanki bunları yerde, belki de bir rüyada görmüş gibidir. Hepsi de ona yağ çeker, yaltaklanırlar, ama giderek bunların onu mahvetmek için işbirliği etmiş gizli düşmanlar olduğu -önce seyirci sonra da Baron tarafından fark edilir. Roemerstandt bunların planlarını öğrenip bozmayı başarır. Konuşmalarda sevgilisi Julia von Weidenau’dan ve bir aralar ısrarla Julia’nın ilgisini çekmeye çalışmış olan Jaroslav Kubin adlı birinden söz edilir. Kubin aklını kaçırmış, ken­dini Roemerstandt sanmaktadır. Yeni tehlikeler baş gösterir; ikinci perdenin sonunda Roemerstandt düşmanlarından birini öldürmek zorunda kalır. Üçüncü ve son perde açılır. Tutarsızlıklar giderek artar; oyundan çıktıkları sanılan oyun kişileri yeniden görünürler. Bir ara, Roemerstandt’ın öldürdüğü adam ortaya çıkar. Birisi henüz akşam ol­madığını hatırlatır; saat yediyi çalar, yüksek pencereler batmakta olan güneşi yansıtır, havada ateşli bir Macar ezgisi gezinmektedir. Sahneye ilk çıkan oyuncu gelir, ilk perdenin ilk sahnesinde söylediği cümleyi tekrarlar. Roemerstadt hiçbir şaşkınlık belirtisi göstermeden konuşur onunla; seyirci Roemerstadt’ın Jaroslav Kubin denen sefilden başkası olmadığını anlar. Oyun hiç oynanmamıştır; sahnede olup bitenler, Kubin’in tekrar tekrar yaşayıp durduğu döngüsel cinnetten başka bir şey değildir.

Hladik bu yanlışlıklar trajikomedisinin saçma sapan mı, güzel mi, iyi kurulmuş mu, baştan savma mı olduğunu kendi kendisine hiçbir zaman sormamıştı. Yukarıda özetlediğim olay örgüsünün üzerinde yazar olarak kusurlarını örtmeye ve yeteneklerini vurgulamaya yarayacak ölçüde çalışmış olduğuna, ayrıca oyunun, bu dünyada insan olarak sürdürdüğü varlığı bağışlatmaya (sembolik anlamda) yeteceğine inanıyordu. Birinci perdeyle üçüncü perdenin bir ya da iki sahnesini bitirmişti. Oyunun vezinli yapısı, altı ölçülü dizeleri, önünde yazılı metin olmaksızın değiştirerek çeşitlemeler yapmasını mümkün kılıyordu. Hladik daha yazmak zorunda olduğu iki perde bulunduğunu ve çok yakında öleceğini düşündü. Karanlıkta Tanrı’yla konuştu: “Ben şu ya da bu biçim de var oluyorsam, senin tekrarlarından ya da yan­lışlarından biri değilsem, Düşmanlar’ın yazarı olarak varım. Benim de, Senin de varlığını haklı çıkaracak olan bu oyunu bitirmek için bir yıl daha gerek bana. Yüzyılların ve zamanın sahibi olan sen, bana bu günleri çok görme.” Bunları, hepsinin en katlanılmazı olan son gece söylemişti; on dakika geçmeden uyku karanlık bir su gibi akıp gitti üzerinden.

Şafağa doğru Clementine kütüphanesinin yük sek tavanlı, dar koridorlarından birinde gizlenmiş olduğunu gördü rüyasında. Kara gözlükler takmış bir kütüphane memuru sordu: “Nedir aradığınız?” Hladik cevap verdi: “Tanrı’yı arıyorum.” Kütüphane memuru şöyle dedi: “Tanrı, Clementine kütüphanesindeki dört yüz bin cilt kitabın sayfalarından birindeki bir harftir. Atalarım ve atalarımın ataları bu harfi arayıp durdular; ben o harfi ararken kör oldum.” Gözlüklerini çıkardı ve Hladik onun ışıksız gözlerini gördü. Bir okur aldığı atlası geri getirmeye geldi. “Bu atlas beş para etmez,” dedi ve Hladik’e uzattı. Hladik atlası ortasından bir yerden açtı. Gözlerinin önünde, sanki bir rüyadaymış gibi Hindistan haritası be lirdi. Sonra birden kendine güveni yerine geldi, sayfanın üzerindeki en küçük harflerden birine dokundu. Aynı anda her yerde birden bulunduğu belli olan bir ses, “Çalışmak için istediğin zaman bağışlandı,” dedi. Rüyanın burasında uyandı Hladik.

İnsanların rüyalarının Tanrı’ya ait olduğunu hatırladı; Maimonides rüyalarda duyulan sözlerin, açık seçik duyuldukları ve onları söyleyen, göze görünmediği takdirde, Tanrı sözü olduklarını ileri sürmüştü. Giyindi; hücreye giren iki asker ona peşlerinden gelmesini söylediler.

Hücre kapısının gerisinde; Hladik dışarısını koridorlar, merdivenler ve bina içinde binalarla dolu bir labirent olarak getirmişti gözünün önüne. Gerçek daha az gösterişliydi; dar bir demir merdivenden inerek iç avluya girdiler. Bir küme asker -bazılarının üniforma düğmeleri açıktı- bir motosikletin üzerine eğilmiş bir şeyler konuşuyorlardı. Çavuş duvardaki saate baktı; saat 8.44’tü. Dokuzu çalıncaya kadar beklemek zorundaydılar. Hladik mutsuz olmaktan çok kayıtsız bir ifadeyle bir odun yığınının üzerine oturdu. Askerlerin, gözlerini gözlerinden kaçırdıklarını fark etti. Bekleme süresini kolaylaştırmak üzere çavuş ona sigara uzattı. Hladik sigara içmiyordu; neza­ketinden, belki de alçakgönüllülüğünden aldı sigarayı. Yakarken ellerinin titrediğini gördü. Gökyüzü bulutlanıyordu; sanki Hladik çoktan ölmüş gibi alçak sesle konuşuyordu askerler. Oyununa Julia von Weidenau olarak soktuğu kadını boşu boşuna gözünün önüne getirmeye çalıştı Hladik.

İdam mangası dizildi, asker hazıroldaydı. Kışlanın duvarına dayanmış, ayakta duran Hladik, yaylım ateşinin gelmesini bekledi. Birisi duvarın kan içinde kalacağına dikkati çekti, hükümlüye bir iki adım öne çıkması söylendi. Belki saçma ama, bu Hladik’e fotoğrafçıların acemice hazırlıklarını hatırlattı. Hladik’in şakağına koca bir yağmur damlası düştü ve yanağından aşağı yavaşça süzüldü; çavuş ateş emrini haykırdı.

Elle tutulup gözle görülen evren birden durdu.

Tüfekler Hladik’e doğru çevrilmişti, ama onu vuracak olan askerler hiç kıpırdamadan oldukları yerde duruyorlardı. Çavuş, koluyla yarım kalmış bir hareketi sonsuzlaştırdı. Avlunun zeminindeki parke taşlarından birinin üzerine bir arının kıpırtısız gölgesi vurdu. Rüzgâr kesildi, bir resmin içinde gibiydiler. Hladik bir çığlık atmak, bir söz söylemek, elini kıpırdatmak istedi. Yapamadı; inme inmişti sanki. Bu kesintiye uğramış dünyadan ona tek bir ses bile ulaşmıyordu… “Öldüm, cehennemdeyim,” diye düşündü. “Delirdim,” diye düşündü “Zaman durdu,” diye düşündü. Sonra, böyle olsa, zihninin de durmuş olacağı geldi aklına. Bu nu sınamak istedi; Vergilius’un o gizemli dördüncü çoban kasidesini (dudaklarını oynatmadan) söyledi içinden. Şu anda çok uzaklarda kalan askerlerin kaygılarını paylaşmakta olduğunu düşündü; onlarla konuşabilmek istedi. En ufak bir yor­gunluk, hatta bu uzadıkça uzayan kıpırtısızlığın verdiği uyuşmayı bile hissetmiyordu. Bir süre sonra uykuya daldı. Uyandığında dünya kıpırtısız-lığını ve suskunluğunu sürdürüyordu. Su damlası hâlâ yanağında asılı duruyor, arının gölgesi hâlâ taşa vuruyordu. Yere attığı sigaranın dumanı hâlâ havada süzülüyordu. Hladik ne olduğunu anlayamadan bir ‘gün’ daha geçti.

Tanrı’dan elindeki işi bitirmek üzere tam bir yıl istemişti. Her Şeye Kadir Olan bu dileğini yerine getirmişti işte. Tanrı onun için gizli bir mucize yaratmıştı; saptanan saatte Alman kurşunuyla vurulacaktı, ama Hladik’in zihninde ateş emriyle infaz arasındaki süre bir yılda geçecekti. Şaş kınlıktan afallama, afallamadan kabullenme, kabullenmeden ansızın gönül borcu duyma evrelerine geçti.

Elinde belleğinden başka hiçbir belge yoktu. Altılı dizeleri peş peşe eklemenin getirdiği zihin alışkanlığı, ona sağa sola bölük pörçük paragraflar çiziktirip sonra da unutan kimilerinin akıllarından bile geçiremeyecekleri bir disiplin sağlamıştı. Uğraşıp didinmesi, yarına kalmak için ya da edebî zevklerinin yabancısı olduğu Tanrı’yı hoşnut etmek için değildi. İğneyle kuyu kazar gibi, hiç kıpırdamaksızın, gizli gizli, zaman içinde kendi yüce, görünmez labirentini kurdu. Üçüncü perdeyi iki kere elden geçirdi. Saatin sık sık çalması ya da fondaki müzik gibi çok belirgin bazı simgeleri çıkardı. Acelesi yoktu. Çıkardı, kısalttı, genişletti. Kimi yerde dönüp dolaşıp gene ilk yazdığı metne geldi. Giderek avluyu, kışlayı sever oldu; karşısındaki yüzlerden biri Roemerstadt’ın kişiliği hakkındaki düşüncelerini değiştirmesine yol açtı. Flaubert’e onca musallat olan o kulak tırmalayıcı tınıların yalnızca görsel birer boş inan olduklarını, ağızdan çıkan değil, yazıya geçirilen sözcüğün kısıtlılığından, yetersizliğinden kaynaklandığını keşfetti… Oyunu bitirdi. Onu uğraştıran tek bir sözcük kalmıştı. Onu da buldu. Yağmur damlası yanağından aşağı düştü. Ağzı yürek paralayan bir çığlıkla açıldı, yüzü yana döndü, aynı anda dört tüfekten birden çıkan ateşle yere yığıldı.

Jaromir Hladik 29 Mart günü sabah saat dokuzu iki geçe öldü.

JORGE LUIS BORGES

 

Post a comment or leave a trackback: Trackback URL.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: